Yıldız Teyze / Annem, Yusuf Amca / Babam
Oct 15, 2026 · @Murat IGCIOGLU
Taşradan İstanbul'a okumaya gelen bir çocuğun ilk yılı nasıl geçer, bilir misiniz efendim? Ben bilirim. Yıl 1979'du. Fethiye Lisesi'ni bitirmiş, İTÜ Makina'yı kazanmıştım. Cebimde üç kuruş, gözümde koca bir şehir vardı. Şehir büyüktü, ben küçüktüm; ikimiz de bunun farkındaydık.
Doğan'la, Doğan Güzeliş'le aynı okulda tanıştık. Bizim yaşta dostluk kâğıtla, imzayla kurulmaz. Bir çayla, bir yürüyüşle, gece yarısına kadar süren bir muhabbetle kurulur. Kudret Öngüt geldi, öteki arkadaşlar geldi. Kısa sürede öyle bir kardeşlik oldu ki, çocukluktan gençliğe o köprüyü hep birlikte geçtik.
Bir gün Doğan, "Bize gel, beraber ders çalışalım," dedi. Gittim. Ders mi? Kitaplar masada açık kaldı, biz sofraya oturduk.
Yıldız Teyze'yi o gün tanıdım. Önüme bir tabak yemek koydu. İlk kaşığı aldım ve durdum. Bu tat... Bu tat annemin tadıydı. Annemden yüzlerce kilometre uzakta, hiç bilmediğim bir evde annemin elini bulmuştum. Boğazım düğümlendi, belli etmedim; delikanlıydık, belli etmezdik. Ama o gün o sofraya oturdum ve bir daha kalkamadım. Yıldız Teyze benim ikinci annem oldu. O sofraya sonra kaç kez oturdum, sayısını bilmem. Bildiğim şu: o tatlar bana ömrüm boyunca sürecek, anlatılmaz anılar bıraktı.
Doğan evin en küçüğüydü. Büyükleri Alparslan ağabey, sonra Cüneyt, Birgen... Hepsi birbirinden zeki çocuklardı. O evde konuşulanlar bir taşra çocuğunun kulağına musiki gibi gelirdi.
Musiki demişken... O yıllarda kaset yeni yeni çıkıyordu; plak ise pek az evde bulunurdu. Doğanlarda vardı. Pikabın iğnesi plağa indiğinde odayı öyle bir ses doldururdu ki, ben o sesi ilk kez duyuyordum. Dvorjak-Yeni Dünya Senfonisi'ni orada dinledim. Adı Yeni Dünya'ydı; benim için de öyle oldu. Aynı odada Bee Gees'i de ilk kez dinledim. Bir yanda senfoni, öbür yanda Bee Gees; ben ikisinin ortasında, şaşkın ve mutlu.
Derken bir akşam Doğan beni Taksim'e, Atatürk Kültür Merkezi'ne götürdü.
Burada Yusuf Amca'yı anmadan geçemem. Arkadaşımız Mustafa Erdal'ın babasıydı. AKM'de çalışıyordu. Bir akşam beni görmüş, Mustafa'ya dönmüş:
— Bu çocuk zengin midir?
— Yok baba, garibandır.
Yusuf Amca o an bir şey demedi. Ama sonra beni bir kenara çekti, öyle bir fırça attı ki, hâlâ kulağımdadır:
— Bir daha para vermeyeceksin! Kapıya gel, yeter.
O günden sonra bizi hep kapıdan, parasız içeri aldı. Yusuf Amca bana bir dünyanın kapısını açtı.
İlk konserim Carl Orff'un Carmina Burana'sıydı. Işıklar söndü. Koro "O Fortuna" diye gürledi, davullar göğsüme vurdu. Ağzım açık kaldı. O gece bütün orkestrayı içtim; yudum yudum değil, kana kana. Salondan çıktığımda Taksim'in havası bile başka kokuyordu.
Şimdi, aradan bunca yıl geçmişken düşünüyorum. Fethiye'den gelmiş bu öğrenciye kim bu kadar cömert davranırdı? Bir anne sofrasını açtı. Bir arkadaş evini açtı. Bir baba kapısını açtı. Sonuçta bana bir dünya verdiler. Hâlâ öyle bir dünyanın var olduğuna inanamıyorum.
Bugün buralardaysam, Doğan'ın ve Yıldız Annem'in hayatıma dokunuşları sayesindedir. Hepsini, Kudret'i, Mustafa'yı, Alparslan ağabeyi, Cüneyt'i, Birgen'i sevgiyle kucaklıyorum. Ama ikisi başkadır. Yıldız Annem'i bir sofranın başında, Yusuf Babam'ı bir kapının eşiğinde anarım hep. Biri beni doyurdu, öbürü yolumu gösterdi.
Ve ne zaman Yeni Dünya'yı duysam, o odaya dönerim. Pikabın iğnesi plağa iner, mutfaktan Yıldız Annem'in sesi gelir, Doğan gülümser. Ben yine o taşralı delikanlıyım. Şehir hâlâ büyük; ama artık yalnız değilim.

Comments