Bodrum Katındaki Dost-Mustafa Anbarcı’ya

İstanbul, 3 Kasım 2026 @Muratİğcioğlu
Kısa Version
Yıl 1984, ben kaçaktım. Nişantaşı-Teşvikiye’de pireli, güvercin kokulu bir bodrum katı kapısını açtı bana; ev sahibi Mustafa Anbarcı’ydı. Göbekli, efendi, sıcak bir adam. Bir yıl kâğıt oynadık, dünyayı konuştuk. Dün onu kaybettik. İyi bir adamdı. Toprağın bol olsun Mustafa.
***
I. Haber
Haber sabah geldi. Çine’nin yerel gazetesinde üç satırlık bir ölüm ilanı: Mustafa Sami Anbarcı vefat etmiş. Eski fen işleri müdürü, Cezmi’yle Azmi’nin babası...
Ben o satırları okurken ne fen işlerini düşündüm ne Çine’yi. Gözümün önüne Nişantaşı-Teşvikiye’de bir bodrum katı geldi. Güvercin kokusu geldi, bir deste iskambil geldi. Bir de göbeğini her zamanki gibi bir adım önden taşıyan, yumuşak bakışlı bir delikanlı.
Kırk iki yıl olmuş. İnsan bazı yılları takvimle değil, kokuyla hatırlıyor.
II. Ayna ve Kuşlar
Mustafa’yla 1984’te tanıştım. Memleket seçim telaşındaydı. Ben Aksaray’daki evimizde Yüksel’le, Oktay’la kalıyordum. İşimiz ikiydi: kuşkuşlamak ve bildiri basmak.
Bildirinin bir usulü vardı. Yazıyı daktiloyla mumlu kâğıda geçirirdik. Sonra evin aynasını duvardan indirirdik. Camın üstüne boyayı yayar, mumlu kâğıdı üzerine yatırır, boş kâğıdı bastırıp kaldırırdık. Bir tane, bir tane daha, bir tane daha. O aynada kendi yüzümüzü değil, dünyayı değiştireceğine inandığımız cümleleri görürdük.
Kuşkuşlamak ayrı bir zanaattı. Lastik harfleri yan yana dizip ıstampa yapar, küçük teksir kâğıtlarına kırmızı mürekkeple sloganlar basardık. Tomar tomar ceplere doldururduk. Sonra otobüslerin tekerine, arkadaki havalandırma deliklerine bırakırdık. Ya hemen otobüse atlardın ya da köşeyi dönerdin. Araba kalkınca tekerlek fırlatır, havalandırmadan çıkan rüzgâr savururdu. Kırmızı kâğıtlar bir kuş sürüsü gibi sokağa dağılırdı. Bildirileri ise tek tek katlar, kapıların altından içeri sürerdik.
Gençtik. Korkmuyorduk. Korkmadığımız için de ne kadar korkmamız gerektiğini bilmiyorduk.
III. İki Dakika
Bir akşam, bu işin tam ortasında, bir sivil polis fark etti bizi. Kimliğim adamın eline geçti. İki kişi adamı yere yatırdık, ama kimliği o elden bir türlü alamadık. Bir an geldi, adamın başı duvara inmek üzereydi. Son anda tuttum. Az kalsın bir adam öldürüyorduk.
Bugün o adamın yüzünü hatırlamıyorum. Adını hiç bilmedim. Ama iki dakika süren o boğuşma, bütün bir hayatın yönünü değiştirdi. Okuldan atıldım, okula gitmem yasaklandı. Kaçak düştüm.
O gece eve döndük ama ben evde kalamazdım. Birkaç gün Veysel’in evinde kaldım. Annesinin yer sofrasına koyduğu yemekler çok değerliydi, çok da güzeldi. Bütün annelerinki gibi. Sonra Zafer’in yanına geçtim. Sonra da bir gün kendimi Mustafa Anbarcı’nın kapısında buldum. Bu durakların her biri ayrı bir hikâye; onları başka bir güne saklıyorum.
IV. Eksi İkinci Kat
Mustafa’nın evi Nişantaşı-Teşvikiye’de, Ihlamur Yolu Sokağı’ndaydı; Ihlamur Kasrı’nın tam arkasında, virajlarla tırmanılan dik bir yokuşun üstünde. Mustafa orada Çineli arkadaşlarıyla yaşıyordu. Ev tuhaf bir yerdeydi: üst sokaktaki girişten iki kat aşağı inerdin, ama alt sokaktan bakınca zemin kattı ve önünde bir bahçesi vardı. Ben hep yukarıdan, merdivenleri ine ine giderdim. Ev büyüktü; içinde yedi sekiz kişi kalırdı.
Evin bir kapısı apartmanın ortasındaki hava boşluğuna açılırdı. Güvercinler orayı yurt edinmişti. Kat kat gübre, tüy, kanat sesi ve gece bile dinmeyen o keskin koku. Kokudan beteri pireydi. Her yatakta, her battaniyede, her köşede. Temizlik yapan yoktu, kimsenin umurunda değildi. Hepimiz dünyayı değiştirmeye veya kendi dünyasına öyle dalmıştık ki, ayağımızın dibindeki pireyi görmüyorduk.
Pirelerle önce tek başıma savaştım. Yere bembeyaz bir çarşaf serer, üzerimde yalnızca bir iç çamaşırı, ortasına otururdum. Beyazın üstüne zıp zıp gelirlerdi; yakalar, yakalar, öldürürdüm. Tam bir siper savaşıydı, ama düşmanın sonu gelmiyordu. Sonunda bu yöntemle başa çıkamayacağımı anladım.
Kaçaktım, kafam bin yerdeydi. Ama içimde o devrimci sorumluluk dediğimiz şey de vardı: önde olmak, örnek olmak. Mustafa’yla bu yüzden yakınlaştım. Bir gün Mustafa’nın karşısına geçtim: “Yeter Mustafa’cığım, gel el birliğiyle şu evi baştan aşağı temizleyelim.” Mustafa hiç itiraz etmedi. Kollarımızı sıvadık, evi baştan aşağı temizledik, her yeri DDT’ledik. O beladan kurtulduk. Meğer o temizlikle bir dostluğun da temelini atmışız.
O evin insanlarını da unutmadım. Cemal Gündoğan vardı; bir ayağı aksardı. Önce metalürji mühendisi oldu, sonra hukuk okuyup avukat oldu, bugün Aydın’da yaşıyor. Fahri Payze vardı, diş hekimi oldu.
Bir de Haldun vardı. Okulu bitirmiş, bir bankada vezneci olarak memurluğa başlamıştı. Bizden farklıydı; maaş alıyor, para kazanıyordu. Fahri’yle o kadar güzel şakalaşırlardı ki Fenerbahçe–Galatasaray çekişmesi sonunda birbirlerine lakap takmaya kadar varmıştı. Fahri, Haldun’a hep “sibop” derdi. "Çakmaklara Sibop"
O yıllarda yurt dışından tek kullanımlık plastik çakmaklar gelirdi. Akıllı esnaf bunlara küçük siboplar takıp yeniden gaz doldurmanın yolunu bulmuştu. Her köşe başında biri çakmaklara gaz doldurur, “Çakmaklara, sibop!” diye bağırarak müşteri çağırırdı. Lakap oradan geliyordu. Bunu hiç unutmuyorum. Fahri her söyleyişinde Haldun öyle tatlı bir kahkaha atardı ki... O neşe, o güven, o arkadaşlık hiç aklımdan çıkmıyor.
Haldun’u geçen yıl kaybettik. Şimdi de Mustafa. Bir yaştan sonra insan, eski bir evin odalarını birer birer boşaltıyormuş gibi oluyor.
V. Kâğıt Oyunları
Mustafa o evde bana baktı. Göbeği her zaman bir adım önden giderdi; gençliğinde bile hafif toplu bir adamdı. Ama çok efendiydi. Efendiliği oturuşuna, konuşmasına, kâğıt dağıtışına sinmişti.
Mustafa o evin mutfağının da vazgeçilmeziydi; tam bir emekçiydi. Çizgili pijamasını giyer, üstüne bir ceket pijama geçirirdi: altta lacivert-beyaz çizgili pijama, üstte ceket. İnanılmaz bir görüntüydü, bir filme konu olacak kadar güzel. O kılıkla ocağın başına geçer, nefis yemekler yapardı. O yemeklerin lezzetini hiç unutmuyorum.
Bir de günlük tutardı. Her gün oturur, defterine bir şeyler yazardı. Yüksel’in anlattığına göre okulda ona “ayaklı gazete” derlermiş. Kim bilir, o bodrum katının günleri de o defterlerin bir yerinde duruyordur.
Çok güzel kâğıt oynardık. Sabahlara kadar uzanan sohbetlerimiz olurdu; dünyayı anlamaya, kavramaya çalışırdık. O yıllarda çok okuyordum. Eğitim vermek için okuyordum, ama zaten ömrü boyunca okuyan bir adamdım. Bildiklerim çevremdekileri şaşırtırdı. Bu da başıma hep iş açtı. Şimdi dönüp bakınca şunu söyleyebilirim: çok bilmek bazen cahil olmaktan daha acı, omuzlara daha ağır bir yüktür. Ama bilmek inanmaktan her zaman iyidir.
Mustafa bu yükü bilirdi ve bana hiçbir zaman yük gibi davranmadı. Durumumu anlattım; sahip çıktı. Bir yıla yakın o evde, onun yanında kaldım.
VI. Uğurlama
Sonra hayat bizi ayrı yollara saldı. Pek görüşmedik. Ama dostluğumuz hep bâki kaldı. O bodrum katında yaşadıklarımız, adı ne zaman geçse onu sevgiyle anmama yetti.
Haberlerini Yüksel’den alırdım. Çine’ye yerleşmiş, evlenmiş, iki oğlu olmuş. Fen işlerinde müdürlüğe kadar yükselmiş. Çocuklar büyümüş, koca adam olmuşlar. Sonra boşanmış. İki yıl kadar önce bir beyin felci geçirmiş, toparlanmış; oğulları başında durmuş.
Dün onu kaybettik. Bugün Çine’de, Evciler Mezarlığı’nda toprağa verdiler. Yüksel oradaydı. Akşamüstü bana şunları yazdı:
“Cenazeye Cemal hariç tüm arkadaşları geldi. Cenazede iki eski belediye başkanı ile bugünkü belediye başkanı vardı. Üçünün arasına girdim, ‘Üçünüzün arasına girdim, dilek tutuyorum; yukarıdaki kabul ederse’ dedim. Cenaze çok kalabalıktı. Defin sırasında muazzam bir sağanak yağış vardı. Hoca çok hızlı bir şekilde dua yaptı. Huzur içinde uyusun Mustafa Sami Anbarcı.”
Ambarcı olsa Yüksel’in o dileğine güler, akşam da günlüğüne yazardı. Ben İstanbul’dan, kırk iki yıl öteden uğurladım onu.
Biz ona Anbarcı derdik. İyi bir adamdı. Bunu söylemek için uzun bir mersiyeye gerek yok. Pireli bir bodrum katında, kaçak bir delikanlıya kapısını açan adam her daim iyi adamdır.
Toprağın bol olsun Ambarcı. O eksi ikinci kattaki ışık bende hiç sönmedi.
***



Comments