top of page
Search

Yüksel ile Domates Savaşı

Writer: Murat Igcioglu
Murat Igcioglu
13 hours ago
3 min read

Oct 20, 2026 · @Murat IGCIOGLU

Kısa özet

Yaz, Aydın fidanlığı, Yüksel ve ben. Sabahtan akşama fidan sayıyoruz; öğlen bostanda ısırdığım domatesin kalanı Yüksel'in suratında. Yarım asır geçti, o domates savaşı hâlâ hayatımın en tatlı savaşı.

Öykü

Yüksel'le ne zaman tanıştık, bilmiyorum. Hatırlamaya kalksam aklıma bir tanışma gelmez; Tavşanburnu'nun sarı kumları gelir. Sanki biz o kumların üstünde zaten tanışık doğmuşuz.

Babam ormancıydı. Yazları Tavşanburnu'ndaki orman kampına giderdik. Yüksel'in babası Sabri Çelik, annesi Hayriye Çelik, ablası Ümran Çelik, bir de Yüksel, bizim barakanın hemen yanı başındaki barakada kalırlardı. Barakalar tahtadandı, üçgen biçimliydi; biraz elden geçirilmiş, sade şeylerdi. Ama ne güzeldi, bilseniz! Aşağıda deniz, kıyısında sapsarı bir kum, yukarıda da bir gazino. İnsan daha ne ister?

Sabahları deniz çarşaf gibi dümdüz olurdu. Öğleden sonra Ege huyunu gösterir, olağandan fazla dalgalanır, köpürürdü. Büyükler söylenirdi belki; bize göre ise tam kıvamındaydı. Sabahtan akşama denizden çıkmaz, çıktığımızda da kendimizi makiliklere atardık. O makilerin arası bizim ormanımız, kalemiz, savaş meydanımızdı.

Yukarıdaki gazinoda yemekler yenir, içkiler içilirdi. Akşam olunca denizin yorgunluğu bacaklarımıza çöker, annelerimizin yemekleri bizi beklerdi. Sofralar kalkınca kadınlar konkene otururdu, erkekler rakılarını doldururdu. Biri bir şarkı tuttururdu, öbürleri katılırdı; müzik çalınır, şarkılar söylenir, kahkahalar gecenin karanlığına karışırdı. Velhasıl eğlence gırla giderdi. Ne güzel günlerdi o günler, Yüksel'le.

Yüksel benden büyüktü; ben lise birdeyken o üniversiteyi kazanmıştı. Ama yaz gelince yaşlar silinir, ikimiz de aynı kumsalın çocukları oluverirdik.

Dostluğumuz kumsalda kalmadı. Bir gün babam bize iş getirdi. Daha doğrusu iki iş getirdi; ikincisi başka bir öykünün konusu. Birincisi, Aydın merkezdeki fidanlıkta fidan sayımıydı. On beş günlük, kısa bir işti. Hem cebimize harçlık girecek hem de fidanlıkta görülmesi gereken bir iş görülmüş olacaktı. Şimdi itiraf edeyim: biraz torpilli bir işti. Ama o harçlığı, emin olun, alnımızın teriyle kazandık.

İş şöyleydi efendim: Fidanlıkta bir metre eninde, elli metre boyunda, topraktan yükseltilmiş, humusla beslenmiş uzun tarhlar vardı. Fideler bu tarhlarda yetiştirilirdi. Kimi gürbüz çıkar, kimi cılız kalırdı; bazı yerler gür, bazı yerler seyrek olurdu. Elimize demir çubuklardan yapılmış, yirmi beş otuz santim eninde, bir metre boyunda bir çerçeve verdiler. Her on metrede bir bu çerçeveyi tarhın üstüne koyar, içinde kalan fidanları tek tek sayar, sonra kâğıda yazardık. Meğer buna istatistik derlermiş. O zaman bilmezdik; bildiğimiz, sabahtan akşama eğilmek, saymak, yazmak, kalkıp on metre yürümek ve yine eğilmekti.

Fidanlığın arka tarafında, aşağıya doğru inen bir köşede küçük bir bostan vardı. Orada çalışanların ihtiyacı için domates, biber, salatalık ekilmişti. Öğlenleri oraya iner, dinlenirdik. Arada bir, bir salatalık, bir domates koparıp yerdik. Öyle lezzetliydi ki anlatamam. Güneşte ısınmış, kokusu daha dalındayken burnunuza gelen, ısırınca suyu çenenizden akan domateslerdi bunlar.

Yine böyle bir öğlen bostana inmiştik. Bir domates kopardım, bir ısırık aldım. Sonra ne oldu bilmiyorum; gençlik mi, yaz sıcağı mı, içimdeki muziplik mi... Kalanını Yüksel'in suratına fırlattım.

Yüksel bir an durdu. Domates suyu yüzünden süzülüyordu. Sonra kaçtı. İki üç metre gitti, eğildi, doğruldu ve o da bana bir domates savurdu.

İşte ondan sonrası bir savaştı. Hem de ne savaş! Domatesler havada uçuşuyor, bostanın sıraları siper oluyordu. Gülmekten nefesimiz kesiliyordu. O kırmızılık, o koku, o kahkaha... Hayatım boyunca unutamadığım ne varsa sıralasam, bu savaş en başlarda gelir.

Bir de havuzu anlatmadan geçemem. Fidanları sulamak için dev bir motor pompa çalışırdı. Pompanın su çektiği havuz fidanlık için bir sulama havuzuydu; bizim içinse yüzme havuzu. Öğle sıcağında kendimizi oraya atar, yüzerdik. Domates savaşının izlerini en iyi o havuz silmiştir, sanırım.

İlk bisikletimi de o fidanlıkta öğrendim. Orada bir sürü dost edindim. Bunların arasında Vural abimiz vardı. Kamburdu Vural abi; hayatımda tanıdığım ilk kambur oydu. Ama ben onu kamburuyla değil, sorularıyla hatırlarım.

O sıralar televizyon yeni çıkmıştı. Babam bir almancıdan bir Blaupunkt televizyon almıştı; ben ortaokulun son sınıfındaydım. Vural abi ise ömründe televizyon görmemişti. Bana sorardı:

— Ya bu nasıl bir şey? Koskoca stadı oraya nasıl sığdırıyorlar? O kadar insanı ne yapıyorlar?

Gözlerini kısar, kafasında bir kutu, kutunun içinde bir stat, statta binlerce insan kurmaya çalışırdı. Ben anlatırdım, o hayal ederdi. Bugün düşünüyorum da, o kutuya stadı sığdıran mühendisler değildi; Vural abinin hayal gücüydü.

Yıllar geçti. Tavşanburnu'nun üçgen barakaları, gazinonun rakı sofraları, fidanlığın demir çerçevesi, Vural abinin soruları birer birer geride kaldı.

İnsanın hayatında öyle savaşlar vardır ki kazananı da kaybedeni de olmaz. İki taraf da sırılsıklam, kıpkırmızı ve gülmekten iki büklüm ayrılır meydandan. Yüksel'le benim savaşım öyle bir savaştı. Ben o savaşın tadını yarım asırdır damağımda taşırım.

 
 
 

Comments


  • Facebook
  • LinkedIn
  • Instagram

©2022 by Experience.

bottom of page