Tavşanburnu'nun Kekik Kokulu Yazları

Oct 21, 2026 · @Murat IGCIOGLU-Çocukluk Anıları
Kısa hâli
Didim'e varmadan Tavşanburnu Orman Kampı: kekik kokusu, belden suyla Tavşan Adası'na yürüyüş, Ümran abla'nın o unutulmaz küfrü, Fransızların getirdiği kot, Elvis'in ölüm haberi, bekçi Uzun İsmail'in alacakaranlıkta atılan serpmesi, İlk sigara deneyimleri, Sabri amcanın Revanisi. Zengin değildik; o yazlar servetimizdi.
Uzun hâli
Tavşanburnu Orman Kampının arkası o yıllarda bomboştu. Ne ev vardı, ne duvar, ne elektrik direği. Dağ taş kekik kokardı; sabah rüzgârı o kokuyu alıp kulübelerin pencerelerine, ıslak mayolarımıza kadar getirirdi. Belki hâlâ kokuyordur. Lâkin şimdi oraları ev doldurmuş; kekiklerin yerli yerinde durduğuna pek ihtimal vermiyorum.
Biz orman kampında kalırdık. Babalarımız ormancıydı. Devlette, hele ormanda çalışmış olmanın en büyük nimeti buydu efendim: yazın üç ayını denize karşı bir kulübede geçirmek. Pazartesi sabahları babalar Aydın'a, dairelerine inerlerdi. Kadınlar, çocuklar kampta kalır, hafta sonunu beklerdi. Annemler her zaman çok mutluydu.
Komşu kulübede Yüksel'ler otururdu: Sabri amca, Hayriye teyze, Yüksel ve ablası Ümran. Zengin değildik. Ama o yazlar bize oynayarak büyümeyi, dostluğu, toprakla ve denizle kavuşmayı öğretti. Ben çok şanslıydım; kardeşlerim de öyle. Yüksel de, kardeşleri de öyle.
⁂
Burada babamların dostlarını anmadan geçemem.
Sabri amca her zaman dimdik yürürdü. Benim için çok kıymetliydi. Bolu'nun Mengenliydi; Mengen'in aşçılarıyla meşhur olduğunu bilirsiniz. Bu yüzden ben onu dünyanın en güzel, en iyi aşçısı bilirdim. Onun elinden yediğim revaniyi asla, ama asla unutamam.
Hayriye teyzem ikinci annemdi. Sakin, dümdüz bir sesi vardı. Bize hem anne olurdu hem kardeş; anneminse çok yakın arkadaşıydı. Birbirlerini çok iyi tanırlardı. Dostlukları bugün hâlâ sürüyor.
Hikmet amca bambaşka bir adamdı; kimseye benzemezdi. Ya Dürdane teyze! Hele Dürdane teyzem, kocaman gözlükleriyle bize hem annelik ederdi, hem ablalık. Göbek atarken iki elini birleştirir, çat çat sesleri ile göbek atardı. Ondan öğrendik göbek atmayı...
Ve babamların daha nice dostu... Hepsi o yazların bir parçasıydı.
⁂
Köylüler sabah erkenden gelirdi; ellerinde yoğurt, süt, peynir. Annemin pazarlıklarını hiç unutmam. Annem fiyatlardan yakınır, köylüler ondan beter yakınırdı:
— Siz buraya niye geliyorsunuz? Para harcamaya değil mi? İki katını söylesek ne olacak sizin için? Sizler zenginsiniz, biz garibanız.
Zengin miydik? Bilmem. Onların gözünde öyleydik galiba.
Karşımızda Tavşan Adası dururdu. Adını şöyle anlatırlardı: Aydın valilerinden biri bir gün gelmiş, adaya iki tavşan bırakmış; kimine göre birkaç tane. Tavşanlar üremiş, adanın her yanı tavşan olmuş. Kimse onlara dokunmazdı. Adaya yürüyerek gidilirdi; su büyüklerin olsa olsa beline gelirdi, biz çocukların ise boğazına. Biz yüzerek geçerdik. Analarımız, babalarımız terliklerini ayaklarına geçirir, ağır ağır yürürlerdi. Adada dolaşılır, dönülürdü. Ben oralarda çok, çok gezdim.
⁂
Bir gün Yüksel'le oturuyorduk. Ümran fırtına gibi çıkageldi. Ümran bizden üç, belki dört yaş büyüktü; başka bir şehirde, öğretmen okulunda okuyordu. Benim gözümde bir ilaheydi. Ve o ilahe, ağzını açtı:
— A...na koyayım Yüksel! Sıçarım senin ağzına! Nasıl yaparsın sen bunu?
Yüksel'in ne yaptığı bu hikâyede mühim değil. Mühim olan, o cümlenin bir ilahenin ağzından çıkmasıydı. Ben o zaman çocuktum, büyümeye çalışıyordum. Bildiğim dünya annemden, babamdan, çevremizden, okulda gördüklerimizden ibaretti. Ümran ise başka bir şehirde yaşıyor, dünyayı görmüş, keşfetmişti. Bizim için tıpkı Kristof Kolomb gibi biriydi. Demek dünya dediğimiz şey Aydın'dan, okuldan, annemle babamdan büyüktü. Ne tatlı, değil mi? O küfrü hâlâ bir keşif gibi hatırlarım.
⁂
Yüksel'i anlatıp da sigarayı anlatmamak olmaz.
Sigaraya erken başladım. İlkokul dördüncü sınıftaydım; evdeki Gelincik'ten birini yaktığımı hatırlıyorum. Ne büyük aptallık! Ama o devir öyleydi; nedendir, bilmiyorum. Ortaokulda mendilimin içine iki üç sigara koyar, okula götürür, içerdik. Yine ne büyük aptallık!
Yüksel'i sigaraya ben alıştırdım. Onlara gittiğimizde evlerinde sigara içerdik; bu bana pek hoş gelirdi. Ben ortaokulun son sınıfındaydım, o lise ikide. Bir gün yine yaktık sigaraları. Yüksel balkonun kapısını açtı. Açar açmaz tül havalandı, ağzındaki sigaraya değdi; perdede kocaman bir delik açılıverdi.
Akşam Yüksel dayağı yedi; dayak mıydı, tokat mıydı, tam bilemiyorum. Üstüne bir de şu laf:
— Bir de bu Murat'ı sigaraya alıştırdın!
Tülü yakan onun ağzındaki sigaraydı; o kadarı doğru. Ama "Murat'ı alıştırdın" lafı haksızdı: sigarayı ona veren bendim. Yüksel kendi suçunun yanında benimkinin cezasını da tek başına çekti.
⁂
O yıllarda Tavşanburnu'na Fransızlar gelmeye başladı. Taa Fransa'dan kalkıp gelirler, çadırlarını kurup kamp yaparlardı. Bir yaz, iki yaz derken Yüksel'lerle ahbap oldular. İkinci yaz Yüksel'e bir kot getirdiler.
O zaman kot ne demek, bilir misiniz? Türkiye'de kot kaçak gelirdi. Yasaktı yani; ne bileyim, o devirler öyleydi. Yüksel kotunu giydi, dünyalar onun oldu. Uçuyordu, uçuyordu, uçuyordu. O sevinci hiç unutamam.
Aynı gün, sohbetin arasında Elvis Presley'in öldüğü konuşuldu. Elvis 16 Ağustos 1977'de, Memphis'teki evinde ölmüştü; haber kampa yazın tam ortasında, kekik kokusunun içine düşmüştü. Yüksel dondu kaldı:
— Vay be lan! O ölmüş, ben nasıl fark etmedim bunu?
Ben ise adamın varlığından bile habersizdim. Kimdir bu adam, diye düşündüm. Sonra o adam, bütün albümlerini dinlediğim, bütün şarkı sözlerini oturup İngilizceden kendi kendime çevirip anlamaya çalıştığım adam oldu. Ölümünü öğrendiğim gün tanışmıştık onunla.
⁂
Serpmeyle balık avlamayı da ilk orada gördüm. Kampın bekçisi Uzun İsmail yaz kış orada yaşardı. Uzun yılların, aynı kıyıda geçen ömrün birikimiyle kendine bir serpme ağ edinmişti. Güneş batmaya yakın serpmesini alır, sahile inerdi. Biz çocuklar sesimizi çıkarmadan peşine takılır, uzaktan seyrederdik.
Dalgalar artık öğlenki kadar haşin, öğlenki kadar yüksek olmazdı; yumuşamaya başlardı. Güneş tam alacakaranlığa kavuşmuşken Uzun İsmail denize bir bakar, serpmeyi bir fırlatırdı. Ağ havada açılır, bir gelin duvağı gibi suya inerdi.
— Nasıl anlıyorsun? diye sorardık.
— Siz görmüyorsunuz, derdi. Bakın orada, dalgaların dışında başka dalgalar var. Balıklar orada fışkırır, kendini gösterir.
Bir sürü balık yakalardı. Sonra onları bize uygun fiyata satardı. Akşam gazinoda ziyafet çekilirdi; hep birlikte, kardeşler, aileler, müzik eşliğinde, kahkahalar içinde. Çok güzel günler yaşardık.
Yaş ilerledikçe anlıyorum: hayatta da asıl balık, herkesin baktığı dalgada değil, onun ötesindeki dalgada fışkırır. Uzun İsmail bunu bize bir serpmeyle öğretmişti de, biz o zaman balığa bakmaktan dersi görmemiştik.
Tavşanburnu'nun arkası belki artık kekik kokmuyor. Ama nerede bir kekik kokusu duysam o yazlar geri gelir: Sabri amcanın revanisi, Ümran'ın küfrü, Yüksel'in kotu, Elvis'in ölüm haberi, Uzun İsmail'in serpmesi, Dürdane teyzenin göbek atışları. Zengin değildik. Ama ben o yazlardan çok ama çok zengin çıktım.



Comments