top of page
Search

Kül ve Böğürtlen

Writer: Murat Igcioglu
Murat Igcioglu
13 hours ago
3 min read


Oct 21, 2026 · @Murat IGCIOGLU Yüksel ile Anılar-2 Çocukluk Yılları-2

Kısa özet

On beş yaşındaydım. Yüksel'le Madran Dağı'nda bir ay asgari ücretle yangıncılık yaptık: yangın bekledik, çam dibi çapaladık, köylüden laf yedik. Bir gece Denizli tutuşunca kamyona atıldık. Sabah kapkara yüzlerimize bakıp güldük. Hâlâ gülüyoruz. Ne mutlu bize.

Kül ve Böğürtlen

Yüksel'le anılarımız saymakla bitmez. Domates savaşımızı daha önce anlatmıştım; o, babamın bize bulduğu ilk işti, Aydın'daki fidanlıkta. İkincisi Kavşit'teki yangıncılığımızdır.

İşimiz yine torpilliydi, inkâr edecek değilim. Babalarımız ormancı olunca ormanın kapısı bize de aralınıverdi. Fidanlıkta kazandığım parayla ömrümün ilk takım elbisesini almış, liseye onunla başlamıştım. Cebimde ilk kez kendi alnımın teriyle kazandığım para, sırtımda ilk kez kendi aldığım ceket. İnsan o yaşta kendini koca adam sanıyor.

O yılın yazında Yüksel'le Kavşit köyüne düştük. Çine'nin üstünde, Madran Dağı'nın yamacında, çam kokusunun insanın ciğerine işlediği bir yer. Orada otuz kişilik bir ormancı, yangıncı kadrosu vardı. İşleri belliydi: yangın çıkarsa gidecekler, söndürecekler. Biz de asgari ücretle o kadroya yazıldık.

Büyük amcam Ali Rıza da oradaydı. Garibandı amcam; babam ona hep sahip çıkardı. Ormancı kadrosundan aldığı asgari ücret onun için büyük paraydı. Tesadüf işte, beni de tutup onun yanına koymuştu.

Tam bir ay kaldık. Günlerimiz beklemekle geçiyordu; yangın yok, telaş yok. Dağın başındasın, hava tertemiz, ormanın koynundasın. Ekmek elden, su gölden. Ali Rıza amcam yemekleri öyle güzel yapardı ki kazanın başına geçti mi bütün kadro etrafına halka olurdu. Akşamları onunla uzun uzun konuşurduk. Ömrünü ağaç arasında geçirmiş bir adamdı. Ama doğaya ne kadar yakın dursa da her şeyi bildiği söylenemezdi. Bunu çok geçmeden anlayacaktık.

Bir gün işsizlikten bir işgüzarlık ettik. Yüksel'le kafa kafaya verip çamları sulamaya karar verdik. Hem de öyle gelişigüzel değil: her çamın dibine bir daire çizdik, etrafını taşla çevirdik, içini güzelce çapaladık. Su birikip gölet olsun, ağaç kana kana içsin diye. Amcam seyretti, ses etmedi. Ama köylünün biri yanımızdan geçerken durdu, eserimize uzun uzun baktı, sonra başını iki yana salladı:

— Siz manyak mısınız be? Çamın altı çapalanır mı hiç?

Ne diyelim, kızardık bozardık. Şehir çocuğunun dağdaki hâli işte.

Velhasıl güzel bir yaz geçiriyorduk. Yüksel de pek iyi çocuktu; şimdi de öyledir. Derken bir gece haber geldi: Denizli tarafında yangın çıkmış. Gecenin yarısında otuz kişiyi bir kamyonun arkasına doldurdular. O kamyonun dağ yollarında nasıl gittiğini anlatamam. Bir şeyi de orada öğrendim: Giden kamyonun kasasında çişin geldi mi, yüzünü rüzgâra dönmeyeceksin. Kamyon da herkes arkaya gidiyordu. Ve bende gittim. Arkadaki türbülans ile tüm çiş, hepsi geri geldi, suratıma çarptı. Meğer yan tarafı kullanmak lazımmış.

Biz o zamanlar devrimci ruhlu gençlerdik. Kamyonun arkasında, karanlıkta, Yüksel'le Cem Karaca'nın şarkılarını avazımız çıktığı kadar söylüyorduk. Yüzbin kere tövbe eder yine şarap içeriz, Namus belasını orada öyle bir söyledik ki Bu türkü bizleri türküsü oldu...

 Nereye gittiğimizi bilmiyorduk ama korkmuyorduk da.

Dört saat kadar sonra yangın yerine vardık. Öyle böyle bir yangın değildi bu. Hayatımda bir şeyden o kadar etkilendiğimi hatırlamıyorum. Karşımızdaki dağların hepsi alev içindeydi; gök kızıla kesmiş, hava kavrulmuş reçine kokuyordu. Bizi nereye koydular, hâlâ bilmem. Elimize birer çapa verdiler, sabaha kadar o ateşle boğuştuk. Ben daha on beş yaşındaydım.

Gece susadık. Karanlıkta bir su bulduk, avuç avuç içtik. Sabah aydınlığında dönüp baktık ki içtiğimiz su meğer bir çamur birikintisiymiş. Açlık bastırdı, yiyecek yoktu. Ahlat topladık, yedik. Böğürtlen bulduk, bütün ceplerimizi doldurduk. Ezilen böğürtlenler ceplerimizi, gömleklerimizi kıpkırmızı boyadı. Bir ara karanlıkta bir çalılığa bastım, kendimi aşağıda buldum. Sabah baktım, meğer beş metrelik bir uçurummuş. Hiçbir yerim kırılmamıştı. O yaşın kemiği de yüreği gibi esnek oluyor demek.

Sonra sabah oldu. Önce alacakaranlık, sonra ilk ışıklar. İşte o ilk ışıkta birbirimizin yüzüne baktık ve kahkahayı bastık. Hepimiz kapkara olmuştuk. Yüzümüz, elimiz, boynumuz is içinde; kömür ocağından yeni çıkmış gibiydik. Bir gözlerimizin akı seçiliyordu, bir de böğürtlen lekeli ceplerimiz. Otuz adam, dağın başında, kül içinde birbirine bakıp gülüyordu. Yorgunluk da, açlık da, o çamurlu su da o kahkahanın içinde eriyip gitti.

Aradan yarım asır geçti. Yüksel'le ne zaman bir araya gelsek o sabahı mutlaka anarız. Biri "Denizli" der, öbürü gülmeye başlar. Kapkara yüzler, kıpkırmızı cepler, çapalanmış çamlar...

Ne mutlu bize.

 
 
 

Comments


  • Facebook
  • LinkedIn
  • Instagram

©2022 by Experience.

bottom of page