top of page
Search

Yedi Okulun Yolcusu

Writer: Murat Igcioglu
Murat Igcioglu
14 hours ago
5 min read

Oct 21, 2026 · @Murat IGCIOGLU

Kısa hâli

Karacasu'nun çömlek çamurundan Fethiye'nin mavisine: dört ilkokul, bir ortaokul, iki lise. Orman şefi bir babanın oğlu, yedi okulda yolu sevmeyi öğrendi. Bugün bir saat yerimde duramıyorsam, sebebi belki o denk yapılan eşyalardadır.

Uzun hâli

Her insanın ömründe adını hiç unutmadığı bir öğretmen olur. Benimkinin adı Lütfiye Tenker'dir. Ama ona varıncaya kadar üç kasaba, üç mektep, üç ayrı tebeşir kokusu geçmem gerekti.

Okula Karacasu'da başladım. Karacasu çömlekçiler kasabasıdır; çarkın başındaki ustanın elinde bir avuç kızıl çamur, göz açıp kapayıncaya kadar testi olur, güveç olur. Az ötede, Geyre'de, o yıllarda toprağın bağrından mermer heykeller çıkarılıyor, Afrodisias'ın sütunları birer birer ayağa kalkıyordu. Ben ise elimdeki kalemle ilk harflerimi ayağa kaldırmaya uğraşıyordum.

Okulun ya birinci ya ikinci ayıydı. Öğretmen ödev vermiş, ben de dünyayı unutup ödevime gömülmüştüm. Annemle babam tam o sırada beni berbere göndermeye karar verdiler; götürme işini de dairenin odacısına, belki de orada çalışan birine havale ettiler. Dairenin önünde kıyameti kopardım: "Ödevimi yapacağım, ödevimi yapmadan gitmem!" Adamcağız hüngür hüngür ağlayan yedi yaşındaki sarışın çocuğu kucağına aldı, saçlarını okşadı. "Al, burada yap; hadi gel, sonra yaparız," diye diye gönlümü yaptı ve beni berbere götürdü. Ödeve olan ilk sadakatim bir berber makasına yenildi.

Öteki hatıram daha karanlıktır. Okumayı sökerken harfleri, kelimeleri keser, bir deftere yapıştırırdık; herkesin bir görevi vardı. Bir gün o defter kayboldu, bulunamadı. Sonra bir çocuğun alıp evine götürdüğü anlaşıldı. Zavallının hâli zaten iyi değildi, koltuk değnekleriyle yürürdü. Öğretmenimiz yine de duyar duymaz ona öyle bir dayak attı ki, o gün içimde bir şey kırıldı.

O zamanlar dayak pek meşhurdu. Analar çocuklarını, çocuklar birbirini, öğretmenler öğrencilerini döverdi. Ne kötü günlerdi. Velhasıl daha yazıyı tam sökmeden eşyalar denk yapıldı.

İkinci sınıfı Aydın'da, Zafer İlkokulu'nda okudum. Aydın o vakitler incir ve zeytin kokardı. Dağlarından yağ, ovalarından bal akardı. Ova Menderes'in bereketiyle kabarır, Güzelhisar Çayı şehrin ortasından kâh coşkun kâh mahzun akar, tepede Tralleis'in Üç Gözler'i asırlardır aşağıyı seyrederdi.

Siyah önlük, beyaz yaka giyerdik. Yakalar kolayla taş gibi sertleştirilir, her gün boynumu keserdi. Dayım o sıralar Almanya'daydı; bana oradan harikulade bir hediye getirmişti: akordeon gibi açılıp kapanan bir bardak. Açınca bardak olur, kapayınca avuç içi kadar, kapaklı, yuvarlak bir kutucuk kalırdı.

Bir gün derste cebimden bir şey alırken o bardak yere düştü. Öğretmen hışımla tepeme dikildi: "Sen nasıl böyle bir ses çıkarırsın!" Önce bir tokat, ardından ceza: parmağımı iki kalemin arasına alıp sıktı. Hayatımda unutamadığım en büyük acılardan biridir.

O akşam eve gidince "Ben bir daha okula gitmem!" diye yaygarayı basıp babama sığındım. Babam ertesi gün okula gidip konuştu: "Bu çocuk okula gitmek istemiyor, sınıfını değiştirelim," dedi. Sınıfım değişti mi, değişmedi mi, orasını hiç hatırlamıyorum. Ama o hoca hâlâ yüreğimde bir sızıdır. Kimseyi suçlamak istemem; sistem o devirde öyleydi.

Mektebin adı Zafer'di; ben orada ilk yenilgimi tattım. Bir yıl dolmadan yine yola düştük.

Üçüncü sınıf Kuyucak'ta geçti. Hani Sabahattin Ali'nin Kuyucaklı Yusuf'u var ya, işte o Kuyucak. Menderes ovasının ortasında, incir bahçeleri ve pamuk tarlaları arasında, tozlu yolları olan küçük bir kasaba. Romanın yetim Yusuf'u o yollardan geçip gitmişti; ben de aynı tozu çantama doldurup geçip gittim. Kasabalar bize hep böyle kucak açtı, biz de onlara hep böyle el salladık. Orada küçücük Bobiyi, Cahide ablayı Eyüp Amcamı ve Muzafferi hiç unutmadım. Evimizin yanıdaki dereden baharda gelen sel beni çok etkilemişti.

Dördüncü sınıfta Aydın'a döndük. Valiliğin hemen yanında, SSK Hastanesi'nin karşısında bir mektep vardı; bizim zamanımızda adı Devrim İlkokulu idi. Bugün hangi adla anılır bilmem, benim için hep Devrim'dir. Dördüncüyü de beşinciyi de orada okudum ve orada Lütfiye Hanım'la karşılaştım.

Lütfiye Tenker tam bir hanımefendiydi. Hanımefendilik ders olarak anlatılmaz; görülür, insana sinerek geçer. Ben onu Lütfiye Hanım'a bakarak öğrendim. Hayatımda örnek aldığım, en çok etkilendiğim insanlardan biridir; adını anınca bugün bile içimde bir şey ayağa kalkar.

Lütfiye Hanım'ın pek güzel bir de kızı vardı, üniversitede okurdu. Dünyada çiçek çocukların, uzun saçların, mini eteklerin zamanıydı; o da mini eteğiyle sokaklardan geçerken bütün Aydın başını çevirirdi. Biz çocuklar için o, uzaklarda kurulan yeni bir dünyadan gelen bir haber gibiydi. Ama benim gönlümün baş köşesinde annesi otururdu.

Gelelim ortaokula. Efeler Ortaokulu örnek bir mektepti. Adını kızanlarıyla dağlara çıkan Aydın efelerinden alıyordu; biz de kendimizi birer küçük efe sanırdık. Orta ikide bir fıkra yarışması yapıldı ve ben birinci oldum. Söylediklerine göre fıkradan çok sesimin tınısı sayesinde. İnsanın kendi sesinin güzelliğine başkasının ağzından inanması tuhaf bir şeydir; o gün bu tuhaflığı ilk defa tattım. En büyük anım odur.

Bir başka büyük anım daha var, o da yanağımda durur. Beden öğretmenimiz bir gün başkasının kabahatinin cezasını hepimize kesti; o tokattan payıma düşen de yüzüme indi. Efelik dediğin, haksız tokadı yiyip dimdik durabilmekmiş; onu da o gün öğrendim.

Bir de İngilizce öğretmenimiz vardı. Bacakları öyle güzeldi ki hâlâ unutamam. Belki bu yüzden İngilizcem pek ilerlemedi; gözüm kitaptan çok kürsünün altına kayardı. O da sezmiş olmalı ki beni kendi hâlime bıraktı. Gülerek anarım ama itiraf edeyim, hayatımda en çok etkilendiğim dönemlerden biri o yıllardır.

Liseye başladığımda on beş yaşındaydım. O yaz Yüksel'le Madran Dağı'nın yamaçlarında, Kavşit'te orman yangını söndürmüştük; ellerimdeki is daha tam çıkmadan Aydın Lisesi'nin kapısından girdim. Aydın'ın en eski mektebidir Aydın Lisesi. 1927'de İkbal Mektebi adıyla ortaokul olarak açılmış, 1948'de lise olmuş; eski binanın alnında Osmanlıca "Aydın Cumhuriyet Mektebi" yazar. Geniş bahçesinde ağaçlar, ağaçların altında yarım asırlık bir ciddiyet vardı.

İlk günü unutamam. İstiklal Marşı'nı okuduk, tam dağılacakken müdür bir delikanlıyı kürsüye çağırdı. Yüzü çil çil bir gençti. "Bu arkadaşınız size örnek olsun," dedi müdür, "bu liseden mezun oldu, ODTÜ'yü kazandı." Adı Çilli Mehmet'di. O gün hepimiz biraz onun gibi olmak istedik.

Altı ay sonra adını bir kere daha duyduk, bu sefer ölüm haberiyle. Kürsüdeki o genç yüz bir anda karardı gözümün önünde. Hayatımın en büyük şoklarından biriydi. Bir insanın "örnek" diye gösterildiği yerden toprağa ne çabuk inebildiğini on beş yaşında öğrendim.

İki yıl Aydın Lisesi'nde okudum, çok güzel dostluklar kurdum. Sonra babam siyasi sebeplerle Fethiye'ye sürüldü. Eşyalar bir kere daha denk yapıldı.

Fethiye benim için bambaşka bir yerdir. Eskilerin Telmessos'u, dedelerimizin Meğri'si. Şehrin üstündeki kayalara oyulmuş Likya mezarları, en başta Amintas'ınki, akşam güneşinde kızıla keser, aşağıdaki körfeze bakardı. 1957 depreminde yıkılıp yeniden kurulmuş bu kasabada deniz sokağın sonunda dururdu. Ötede Babadağ, yamaçta ıssız Kayaköy, biraz ileride Ölüdeniz'in insanı susturan mavisi. Kalabalıklar henüz gelmemişti, Fethiye bir balıkçı kasabası sakinliğindeydi. Liseyi orada bitirdim. Sürgün diye gittiğimiz yer bana bir armağan oldu. 1979'da İTÜ'yü kazanıp İstanbul'a gittim; sonrası mı, sonrası dünya.

Şimdi oturup düşünüyorum. Türk cumhuriyetlerini dolaştım, Hindistan'ı gördüm, Avrupa'da ayak basmadığım memleket kalmadı. Hâlâ bir saat otursam kalkar, dolaşırım; yerimde duramam. Acaba bu gezginliğin kökü, çocukluğumun o bitmeyen göçlerinde midir? Karacasu'da çamura, Kuyucak'ta toza, Aydın'da incire, Fethiye'de denize alışan bir çocuk hiçbir yere tam yerleşmemeyi mi öğrendi, yoksa her yere yerleşebilmeyi mi?

Bilmiyorum. Bildiğim şu: Yedi mektebin her birinden heybeme bir şey koydum. Karacasu'dan çamurun kokusunu, Zafer'den parmağımdaki sızıyı, Kuyucak'tan bir romanın tozunu, Devrim'den Lütfiye Hanım'ı. Efeler'den sesimi ve haksız bir tokadı, Aydın Lisesi'nden Çilli Mehmet'in yasını, Fethiye'den denizi. Hasılı yol dediğin budur: sırtta bir heybe, dönüp bakınca insanı gülümseten yüzler.

 
 
 

Comments


  • Facebook
  • LinkedIn
  • Instagram

©2022 by Experience.

bottom of page