# Vurdu, Gol Oldu
- Murat Igcioglu
- 29 minutes ago
- 4 min read

Zeki Rıza Sporel vurdu, gol oldu.
Oscar Garo vurdu, gol oldu.
Lefter Küçükandonyadis buldu, gol oldu.
Metin Oktay vurdu, gol oldu.
Cemil Turan kurdu, gol oldu.
Rıdvan Dilmen çaktı, gol oldu.
Tanju Çolak vurdu, gol oldu.
Feyyaz Uçar buldu, gol oldu.
Gheorghe Hagi kurdu, gol oldu.
Mario Jardel vurdu, gol oldu.
İlhan Mansız buldu, gol oldu.
Nihat Kahveci vurdu, gol oldu.
Tanju çaktı, gol oldu
Tuncay Şanlı çaktı, gol oldu.
Alex de Souza kurdu, gol oldu.
Giovane Elber vurdu, gol oldu.
Wesley Sneijder vurdu, gol oldu.
Didier Drogba vurdu, gol oldu.
Burak Yılmaz kurdu, gol oldu.
Radamel Falcao vurdu, gol oldu.
Lukas Podolski çaktı, gol oldu.
Cengiz Ünder buldu, gol oldu.
Hakan Çalhanoğlu vurdu, gol oldu.
Osimhen buldu, gol oldu.
İcardi vurdu, gol oldu
Arda Güler vurdu, gol oldu.
Kenan Yıldız kurdu, gol oldu.
Can Uzun buldu, gol oldu.
İşte size bu kadar gol. Ama ben size gollerin hikâyesini değil, golden sonra eve dönenlerin hikâyesini anlatacağım. Çünkü gol atan bir kişidir ama sevinen bir milyon kişi, o bir milyon kişinin de akşam evinde kaynayan bir tencere olması gerekir; olmazsa da olur, o başka mesele.
---
Bizim mahallede bir Cemal Usta vardır, tornacıdır, otuz yıldır aynı fabrikada aynı tezgâhın başında durur, tezgâh eskimiştir de Cemal Usta eskimemiştir, çünkü patron tezgâhı değiştirmeye para bulur da ustayı değiştirmeye bulamaz — ucuza gelir çünkü.
Cemal Usta'nın bir de radyosu vardır, pilli, sesi kendi sesinden gür çıkan bir radyo. Vardiya bitip düdük öttü mü, Cemal Usta elini yüzünü bile yıkamadan kahvehaneye koşar. Neden koşar? Çünkü o akşam milli maç vardır da ondan. Peki maaşını almış mıdır? Almamıştır. Peki cebinde çay parası var mıdır? O da yoktur. Ama Cemal Usta'nın bir imanı vardır ki, "gol olsun da ben olmayayım" der, oturur köşeye, radyoyu ortaya kor, kulak kesilir.
Spiker bağırınca — "Zeki Rıza Sporel vurdu, gol oldu!" — kahvehane bir uçtan bir uca sallanır. Sanki herkesin maaşı zamlanmış, sanki ev sahibi kirayı unutmuş, sanki veresiye defteri yanmış gibi bir sevinçtir bu. Oysa hiçbir şey değişmemiştir; sadece bir deri parçası bir file parçasına değmiştir, o kadar. Ama bizim millet bu değme işinden o kadar mutlu olur ki, sen ona sorsan "Cemal Usta, zam istiyor musun yoksa gol mü?" desen, adam bir "gol" der ki, sanki zammı unutmuştur, unutmamıştır aslında, sadece o akşam için ertelemiştir.
Yıllar geçer. Cemal Usta'nın oğlu Nazif de büyür, o da babası gibi bir tezgâhın başına geçer — ne yazık ki tezgâhlar hâlâ eskidir, patronlar hâlâ değişmez, sadece isimleri değişir. Nazif de babası gibi kahvehaneye gider, ama artık radyo yoktur, televizyon vardır; ekran büyümüştür ama cepler aynı kalmıştır, hatta biraz daha küçülmüştür — enflasyon dedikleri bir şey varmış, o küçültmüş.
"Sergen vurdu, gol oldu!" diye bağırdığında spiker, on bir saniyede bütün sokak sokağa dökülür. Nazif de dökülür. Kimin arabası varsa kornasına asılır, kimin arabası yoksa tencereye tokmakla vurur, ikisi de aynı sesi çıkarır aslında, fark etmez. O gece Nazif eve dönerken cebinde bir simit parası bile yoktur, ama yüzünde öyle bir gülümseme vardır ki, sen onu görsen zengin sanırsın. Zengin değildir; sadece o akşam için, dünyanın en zengin adamı olduğuna inandırmıştır kendini, bu da bir çeşit zenginliktir, resmi olmayan cinsten.
Bir de şu var: Patronlar da maç izler, onlar da sevinir, hatta belki daha çok sevinirler, çünkü localarında oturup izlerler, yanlarında da bir tabak börek durur. Ama onların sevinci bir türlü Cemal Usta'nın sevincine benzemez; çünkü patronun sevinci karnı doyduktan sonra gelen bir sevinçtir, işçinin sevinci ise karnı aç dururken gelir — bu da onu daha büyük yapar, çünkü aç karına sevinmek, tok karına sevinmekten daha zor bir sanattır, herkes beceremez.
Zaman yine akar. Şimdi Nazif'in oğlu Deniz, cep telefonundan izler maçı, İspanya'dan, İtalya'dan, Almanya'dan naklen. "Arda Güler vurdu, gol oldu!" diye bağırınca telefon, Deniz de bağırır, ama artık kahvehaneye gitmesine bile gerek yoktur, evin balkonundan komşu balkona bakar, orada da aynı çığlık, sonra bir alt kata bakar, orada da aynı çığlık — sanki bütün apartman tek bir mide gibi aynı anda hem aç kalmış hem doymuştur.
Deniz'in babası Nazif, o akşam oğluna sorar: "Oğlum, karnın doydu mu?" Deniz güler: "Doymadı baba, ama olsun, gol oldu ya." Nazif de güler, çünkü kendisi de otuz yıl önce aynı cümleyi kurmuştur, kelimesi kelimesine, sadece golcünün adı değişmiştir, karnın açlığı değişmemiştir.
İşte böyle, bir Sporel'den bir Arda Güler'e, bir radyo cızırtısından bir cep telefonu ekranına, üç kuşak boyunca aynı hikâye tekrarlanır durur bizim memlekette: patron zam vermez, ekmek pahalanır, kira artar, ama santrfor vurur, top ağa değer değmez, bütün bir mahalle bir anda dünyanın en zengin milleti olduğuna inanır. Sabah olunca yine aynı tezgâh, yine aynı düdük, yine aynı boş cep. Ama akşam olunca yine aynı radyo, yine aynı çığlık, yine aynı "vurdu, gol oldu."
Siz bunu okuyup "ne acayip millet" demeyin sakın. Ne yapsın zavallı millet, karnını doyuramadığı yerde gönlünü doyurur; hiç yoktan iyidir, hiç olmasa açlığın üstüne bir de hüzün biner, o da kalmaz elimizde.
Ve böylece, aç karnına ama dolu yürekle, evine döner bizim millet — dün de böyleydi, bugün de böyle, yarın da böyle olacak; çünkü gol atmayı bilen bir milletiz biz, ama karnımızı doyurmayı bir türlü öğrenemedik. Kabahat kimde, onu siz bulun; ben sadece anlattım.



Comments