Dördüncü İçgüdü: İnsanın "Normalin Dışına Çıkma" Merakı-"Gerçeklikten kısa bir TATİL"
- Murat Igcioglu
- 19 hours ago
- 4 min read


Üniversite yılları idi. Cumhuriyet gazetesinin cumartesi ekini beklerdim. Gazetenin arasından çıkan o 20-30 sayfalık küçük dergi, benim için haftanın en iyi haberiydi. Kütüphaneye gitmenin, sıra sıra kitapların arasında kaybolmanın verdiği hazzın küçük bir kardeşiydi sanki. İşte o eklerden birinde, orta sayfada yıllar sonra bile aklımdan çıkmayan bir makale ile karşılaştım:
Dördüncü İçgüdü.
Önce şu "içgüdü" meselesi
İçgüdü (ya da psikolojideki daha teknik adıyla dürtü), organizmayı öğrenmeye gerek kalmadan belirli bir davranışa iten iç kuvvettir. Vücutta bir denge bozulur, bir eksiklik doğar, siz de o eksikliği kapatmaya koşarsınız. Klasik listede üç kalem vardır:
Açlık — bedenin enerji talebi.
Susuzluk — su-tuz dengesinin çağrısı.
Cinsellik — türün devamı.
Üçü de nettir, ölçülebilir, herkeste vardır. Peki bu listenin sonuna dördüncü bir madde eklenebilir mi?
Dördüncü sıradaki misafir -"Gerçeklikten kısa bir TATİL"
Ekleyenler oldu. Hem de laboratuvardan çıkarak.
UCLA'de psikofarmakolog olan Ronald K. Siegel, 1989'da yayımladığı Intoxication adlı kitabında tam olarak bunu iddia etti. Tarih boyunca, dünyanın her köşesinde insanlar bitkilerle, alkolle ve zihin değiştirici maddelerle sarhoşluğun peşinden koştu; bu davranışın gücü ve ısrarı o kadar büyük ki, tıpkı açlık, susuzluk ve cinsellik gibi bir dürtü işlevi görüyor. Siegel bu eğilime doğrudan "dördüncü dürtü" (the fourth drive) adını verdi ve bunun hayvanlardan böceklere kadar uzanan bir doğa olayı olduğunu savundu. Kitabın onuncu bölümünün başlığı bile budur: The Fourth Drive.
İşin en güzel tarafı, Siegel'in bu dürtünün özünü nasıl tarifleyişi. Ona göre kişi ister haz, ister uyarım, ister acıdan kurtuluş arasın — kökte yatan güdü "normalden farklı" hissetme arzusudur; bazılarının "gerçeklikten kısa bir tatil" dediği şey. Yani mesele maddenin kendisi değil, çıkıştır.
Aynı içgüdü, iki farklı kapı
Normalin dışına çıkmanın bir sürü yolu var ve hepsi aynı kapıdan girmiyor.
Sağlıklı kapı: Orman yürüyüşü. Piknik. Dağa tırmanmak. Buz gibi bir bardak su. Yeni bir kitap. Kütüphanede bir öğleden sonra. Bunlar insanı normalin dışına çıkarır ve geri bıraktığında elinizde bir şey kalır.
Tuzaklı kapı: Sigara insanı bir anlığına dışarı çıkarır, sonra kapıyı arkasından kilitler; on dakika sonra yeniden "çıkmak" istersiniz. Alkol daha cömerttir — normal hayatı topluca unutturur — ama faturayı ertesi sabah ve uzun vadede keser. İkisinin de ortak özelliği şu:
Çıkışın bedelini her seferinde biraz artırırlar.
Fark, içgüdüde değil, kullandığımız araçta.
Peki neden bu kadar çok kaçmak istiyoruz?
Burada işin içine biraz da modern hayatın kendisi giriyor. Çünkü dördüncü içgüdü her çağda vardı, ama her çağ ona bu kadar sık başvurmak zorunda değildi.
Son elli yılda kapitalizm hepimize aynı iki maddelik listeyi dayattı: bir ev, bir araba. Beyinler buna göre ayarlandı; hayat bu iki hedefin taksitleri etrafında kurulur oldu. Eskiden köyde insanlar bir arada, üretim sürecinin tam içinde, toprağa ve birbirine değerek yaşardı — ekmeği yapan, hasadı kaldıran, komşusuyla aynı tarlada duran insanın "normali" zaten dışarıdaydı. Şehir bunu tersine çevirdi: aynı binada oturup birbirini tanımayan, ürettiğini görmeyen, günü ekran başında geçen izole bir hayat. Ve hepimiz kutulara taşındık. 1+1'den başlayıp elli bin metrekareye kadar uzanan, hepsi kare ya da dikdörtgen kutular. Günün yaklaşık yüzde sekseni bu kutuların içinde geçiyor: masa başında, yatakta, koltukta. Sonra bir kutudan çıkıp başka bir kutuya geçiyoruz — arabaya, ofise, alışveriş merkezine.
Bu arada, rakam tahmin değil: EPA destekli Ulusal İnsan Aktivite Örüntüleri Araştırması'na (NHAPS) katılanlar zamanlarının ortalama %87'sini kapalı binalarda, %6'sını da kapalı araçlarda geçirdiklerini bildirmiş.
Kanada'da yapılan benzer bir çalışma da aynı yere çıkıyor: zamanın %88,9'u kapalı mekânda, yalnızca %5,8'i dışarıda. Yani "yüzde seksen kutu" sezgisi, ölçüldüğünde daha da yüksek çıkıyor.
Şimdi şu tabloya bir daha bakın: akşamüstü bir bara gidip iki kadeh içmek, balkona çıkıp sigara yakmak, hafta sonu soluğu ormanda almak. Bunların hepsi aynı cümlenin farklı çevirileri:
"Bugünlük bu kutunun dışına çıkabilir miyim?"
Sigara molası aslında bir mola değil, bir çıkış iznidir. Barın çekiciliği alkolde değil, dört duvarın dışında olmasındadır. İnsan kutuyu ne kadar sıkı yaparsa, dördüncü içgüdü o kadar yüksek sesle kapıyı çalıyor.
İnsan, kendini bulunduğu halin biraz dışına taşıyacak bir tekrar arıyor.
Kapanış: İçgüdüyü bastırmayın, adresini değiştirin
Dördüncü içgüdü, elimizden alınacak bir kusur değil. Karnımız doyduğunda ortaya çıkan, insanı kütüphaneye de dağa da götürebilen bir merak motoru.
Soru "normalin dışına çıkmalı mıyım?" değil. Çünkü zaten çıkacaksınız — bu konuda seçme şansınız yok gibi görünüyor.
Asıl soru şu: Hangi kapıdan?
-------
Kaynakça
Siegel, Ronald K. Intoxication: The Universal Drive for Mind-Altering Substances (1989; gözden geçirilmiş baskı 2005). Bölüm 10: "The Fourth Drive".
Weil, Andrew. The Natural Mind: A New Way of Looking at Drugs and the Higher Consciousness (Houghton Mifflin, 1972). Bölüm 2: "Why People Take Drugs".
Metzner, Ralph. "Addiction and Transcendence as Altered States of Consciousness", Journal of Transpersonal Psychology, 26(1), 1994.
"The Intoxication Instinct", MAPS (Multidisciplinary Association for Psychedelic Studies) arşivi.
"Habit Is the Fourth Drive", The Washington Post, okur mektubu, 2 Mayıs 1989."Habit Is the Fourth Drive", The Washington Post, okur mektubu, 2 Mayıs 1989.
Not: Bilimsel çalışmalar : Siegel'den on yedi yıl önce, Harvard mezunu hekim Andrew Weil de The Natural Mind (1972) kitabında benzer bir kapıyı çalmıştı. Weil, bilinci zaman zaman değiştirme arzusunun açlığa veya cinsel dürtüye benzeyen doğuştan gelen normal bir dürtü olduğunu, kimyasal maddelerin ise bunu karşılamanın yalnızca bir yolu olduğunu, başka pek çok yolun bulunduğunu yazdı. Kanıtı da hoş: çocukların dönme, salıncakta sallanma ve baş aşağı durma tutkusu.Bebekler oturmayı öğrenir öğrenmez kendilerini sallamaya başlar. Hiçbiri kimseden ders almadan.
Bir de ilginç bir gözlem var: Çocuk gelişimi literatürü, bebeklerin uykusu, açlığı ve susuzluğu giderildiği anda keşfetmeye ve yeni deneyimler aramaya koyulduğunu gösteriyor — kollarını bacaklarını kıpırdatır, nesneleri ağzına götürür, dokunur, tadar, birbirine vurur. Yani "yeni bir şey olsun" arayışı, karnımız doyar doymaz devreye giriyor.
Elbette itiraz edenler de var. Siegel'in tezi yayımlandığında bir okur, eğer madde ihtiyacı gerçekten açlık ve susuzluk kadar temel olsaydı hepimizin er ya da geç maddeye tutulması gerekirdi; oysa öyle olmuyor, asıl dördüncü dürtü alışkanlık olabilir diye yazdı. Haklı bir uyarı. Ama bu itiraz bile aslında aynı yere çıkıyor: İnsan, kendini bulunduğu halin biraz dışına taşıyacak bir tekrar arıyor.



Comments