Taşa Çıkan Keçinin Taşa Çıkan Oğlağı olur
Kısa versiyon
Babaannem, Alabanda’nın taşlarından dizim kanayarak indiğimde “Taşa çıkar keçinin taşa çıkar oğlağı olur” dedi. Babamın kitaplarından başımı kaldırmadım, armut dibine düştü. Sahafın kapısında kırk gün bekledim, çorbayı ben içtim.
Oğlak
Babaannem Emine Ninem az konuşan, çok bakan ve hep gülen bir kadındı. Bizim oralarda büyükler hep öyleydi. Söyleyecekleri sözü önce bir güzel tartar, sonra ağızlarından tek tük bırakırlardı. Bıraktıkları söz de insanın aklına çivi gibi çakılır kalırdı. Ben o çivilerin üçünü elli yıldır sökemedim. Sökmeye de niyetim yok.
Yazları beni Aydın’dan Araphisar’a yollarlardı. Otobüs Çine’ye kadar giderdi, oradan ötesi kâh bir traktörün römorku, kâh bir eşeğin sırtıydı. Köye varınca evvelâ toz, sonra incir kokusu karşılardı insanı. Dedem Mustafa Fahri Efendi bu köye muallim olarak gelmiş, babaannemi burada bulmuştu. Babaannemin evi köyün üst başında, eski taşların dibindeydi. Eski taş dediğim, öyle duvar dibine atılmış bir iki moloz değil efendim. Koca bir şehrin kemikleriydi bunlar. Alabanda derlerdi. Kimin şehriydi, kimler yaşamış, ne yiyip ne içmişlerdi, bilen yoktu. Bilen varsa da bize söylemezdi. Biz çocuklar için orası bir kale, bir gemi, bir dağdı; hangisi lâzımsa o.
Ben o taşların en yükseğine çıkmadıkça rahat etmezdim. Bir öğle sıcağında yine bir sütun başının üstüne tünemiş, aşağıdaki ovaya bakıyordum ki ayağım kaydı. Dizim taşa sürtündü, kan sızdı. Ağlamadım. Ağlasam babaanneme gidecek yüzüm kalmazdı. Topallaya topallaya eve geldim.
Babaannem beni avludaki sekiye oturttu, dizimi zeytinyağıyla ovdu, üstüne temiz bir tülbent bağladı. Sonra başını kaldırıp avlunun ötesindeki kayalığı gösterdi. Orada kara bir keçi, bir kayanın sivri ucuna dikilmiş, bize tepeden bakıyordu. Biraz aşağıda yavrusu, ince bacaklarıyla bir taştan ötekine sekiyor, anasına yetişmeye uğraşıyordu.
— Bak hele, dedi. Anası nereye, o oraya.
Ben bir keçiye, bir babaanneme baktım.
— Senin baban da bu taşlardan inmezdi, dedi. Dizinde bir yara kabuk bağlamadan öbürü açılırdı. Taşa çıkar keçinin taşa çıkar oğlağı olur.
O gün kendimi bir müddet oğlak sandım. Akşam sofrada otururken, ağzımı açıp “me” demediğime şükrettim. Fakat işin aslını sonradan anladım. Babaannem beni azarlamamıştı; beni babama bağlamıştı. Benim yaramı onun eski yaralarının yanına koymuş, aramıza görünmez bir köprü kurmuştu.
*
Babam, Bursa’daki Orman Mektebi’nden on altı yaşında çıkmış, daha bıyığı terlemeden kendini Yozgat’ın çıplak tepelerinde bulmuş bir adamdı. Maaşını ekmeğe değil kitaba verirmiş. Evimizin bir duvarı baştan başa Varlık’ın cep kitaplarıyla doluydu. Sırtları sararmış, kenarları kıvrılmış, her birinin içinde babamın kurşunkalemle çizdiği satırlar...
Ben okumayı o duvarın dibinde öğrendim. Kimse bana “oku” demedi; demesine lüzum da yoktu. Duvar oradaydı, ben oradaydım. Akşamüstleri babam işten döner, sobanın yanındaki sandalyesine kurulur, gözlüğünü burnunun ucuna indirirdi. Ben de karşısında, kilimin üstünde, bir elimde ondan aşırdığım küçük bir kitap, öbür elimde yarım bir elma, sessizce okurdum.
Bir cumartesi babam beni berbere götürdü. Berber Necip hem ağabeyimiz hemde akrabamız, makası şakırdatırken aynadan bize bakıp sordu:
— Oğlanın koltuğunun altındaki ne öyle?
Koltuğumun altında Orhan Veli’nin ince bir kitabı vardı. Babam bir şey demedi, yalnızca bıyık altından güldü. Necip Abi başını salladı:
— Armut dibine düşer, dedi. Babası ne ise oğlu o.
Ben o gün armut olmayı keçi olmaktan daha şerefli buldum. Fakat babamın gözlüğünün arkasındaki o ince sevinci, kabul etmeliyim ki, daha da şerefli buldum. Babam sevincini ağzına almayan, gözüne koyan adamlardandı.
*
Lisenin ikinci sınıfında, bir kış, aklıma bir kitap takıldı: Yaşar Kemal’in İnce Memed’i, hem de ilk baskısı. Nasıl olmuşsa o kitap bizim duvara hiç uğramamıştı. Çarşının arka sokaklarından birinde Topal Rıfat’ın sahaf dükkânı vardı. Rıfat Efendi dükkânın en karanlık köşesinde, bir mangalın başında oturur, kitap okumaktan çok sigara içerdi.
— Bulursam ayırırım, dedi. Ama bulur muyum, Allah bilir.
O gün bugündür okuldan çıkınca soluğu onun dükkânında aldım. Benimle birlikte soran iki arkadaşım daha vardı. Biri üçüncü gün, öbürü ikinci haftanın sonunda vazgeçti. “Boş ver,” dediler, “o kitap Aydın’a gelmez.” Ben vazgeçmedim. Her akşam kapıyı aralar, başımı uzatırdım. Rıfat Efendi başını iki yana sallar, ben çıkardım.
Kırkıncı mı, kırk birinci mi, bir akşam yağmur yağıyordu. Paltomun yakası ıslanmış, ayakkabılarımın içi su dolmuştu. Kapıyı itip girdim. Rıfat Efendi bu sefer başını sallamadı. Tezgâhın altından gazete kâğıdına sarılı bir paket çıkarıp önüme koydu.
— Tekkeyi bekleyen çorbayı içer, delikanlı, dedi. Al bakalım çorbanı.
Kâğıdı açtım. Kitap oradaydı. Sırtı biraz yırtık, ilk sayfasındaki isim silinmiş, ama oradaydı. Parasını sorduğumda öyle bir rakam söyledi ki, bugün düşünüyorum da, o rakam kitabın değil, benim sabrımın fiyatıydı. Yani hiç denecek kadar az.
O gece kitabı babamın lâmbasının altında okudum. Babam bir ara yanıma geldi, kapağa baktı, bir şey söylemedi. Ertesi sabah kahvaltıda annemle konuşurken duydum:
— Bu oğlan bir şeyi kafasına koydu mu...
Cümleyi bitirmedi. Bitirmesine lüzum yoktu. Babaannemin sesi kulağımda bitirdi.
*
Babaannem/Ninem çoktan Araphisar’ın toprağına karıştı. Bugün evimde beş bine yakın kitap var; babamın o tek duvarı bende dört duvar oldu. Hâlâ yüksek yerleri severim, bir dağ gördüm mü tepesine çıkmadan içim rahat etmez. Hâlâ bir şeyi bekleyecek olursam sonuna kadar beklerim.
İnsan kendi yolunu kendi açtığını sanır. Hâlbuki önünde hep bir keçi, bir armut ağacı, bir tekke kapısı vardır. Babaannem bunu bilirdi. Az konuşur, çok bakardı ve hep gülerdi.

Comments