Kurban Bayramı
Oct 15, 2026 · @Murat IGCIOGLU
Bizim evde bayram, kapının ilk çalınışıyla başlardı.
Aydın'ın o güneşli bayram sabahlarından biriydi. Oniki yaşlarındaydım. Bizim aile bayramı en büyüğün evinde geçirmeyi bir töre bilirdi. En büyük babamdı. Bu yüzden bayram sabahları bizim ev, kapısı herkese açık bir tekkeye dönerdi; gelen girer, giren kalırdı.
Kurban sabah erkenden kesilmişti. Kahvaltıya daha oturmadan tavada kavurma cızırdamaya başlardı. Annem o sabah bir kez olsun oturmamıştı. Biz çocuklar sıcak ekmeği kavurmanın yağına banarken gözümüz hep kapıdaydı.
İlk İzmir'dekiler gelirdi. Nazım amcam, ikinci kardeş; yanında Zennure yengem, arkalarında üç çocuk, ellerinde bayram paketleri. Arkasından Söke yolundan Nevzat amcam düşerdi, o da üç çocukla. Söke yakındı, ama Nevzat amcam her seferinde uzak bir memleketten gelmiş gibi sevinirdi. En son Antalya'dan Necmettin amcam gelirdi; biz ona Necmi amca derdik. İki çocuğu, bir valizi ve yolun bütün yorgunluğuyla. Antalya o zaman şimdiki gibi yakın değildi efendim; Torosların kıvrımlarında saatler eskitmek gerekirdi.
Bilmem anlatabildim mi? Bir anda evin içi taşardı. Kapının önünde ayakkabılar dağ olur, odadan odaya çocuk sesleri koşar, yengelerin elleri hiç durmazdı.
Amcalarım daha ceketlerini çıkarmadan balkona çıkarlardı. Bir şey kararlaştırılacaktı. Kısık sesle konuşur, birbirlerine bakar, başlarını sallarlardı. Ben bunu ilk görüşümde bir aile meclisi toplandı sanmıştım; tapu, miras, ya da büyük bir dert. Sonra öğrendim: Meclisin gündeminde tek madde vardı. Rakı.
İş o kadar kolay değildi. Mutfakta annem vardı. Annem bu kalabalıktan memnun değildi, bunu saklamazdı da. Bütün bir sülalenin yemeği, yatağı, yorganı, bulaşığı onun omzundaydı. Yengelerim tencerelerin arasında dönüp dururken annemin kaşları çatık, dudağı bükük olurdu.
İşte o kaşları yumuşatmak gerekirdi. Mutfak kapısında tatlı dil başlardı: "Şekerim... Hayatım... Biz bir rakı içsek?" Annem bir süre duymazdan gelir, tencereye eğilirdi. Sonra "şekerim" bir daha söylenir, "hayatım" bir daha. Ve ben kapının aralığından, annemin dudağının kenarında saklamaya çalıştığı o küçük gülümsemeyi görürdüm. İzin çıkmıştı.
Babamı ömrümde o sabahlardaki kadar mutlu pek az gördüm. Babam ciddi adamdı. Yozgat'ta, Orman Bölge Şefi olduğu ilk yıllarda maaşını kitaplara verirmiş; evde de çoğu zaman bir kitabın, bir sessizliğin içinde dururdu. Ama bayram sabahı başkaydı. Bütün kardeşleri gelmiş; evinde, sofrasında, balkonundaydı. Ömrü ağaçları saymakla geçen o adam, o sabah kardeşlerini sayardı. Gözlerinde yıllardır biriktirdiği bir özlem, bir ağabey gururu, adını koyamadığım bir mutluluk vardı.
İşte o mutlulukla balkondan mutfağa doğru seslenirdi:
"Bize rakının yanına kurban eti vermeyin! Meze olmaz o! Bir parça peynir, bir domates verseniz yeter!"
Annemin fırçası o anda kayardı. Mutfaktan, tencerelerin buharı arasından, bütün evin duyacağı bir sesle:
"Sanki o mideye inmiyor! Rakı bir aşağı insin, bakalım ortada kurbanlık kalıyor mu!" Hepsi birleşmiyor mu midede......
Balkon bir anda kahkahaya boğulurdu. Amcalarımdan biri dizine vurur, öteki gözlerini silerdi. Babam başını önüne eğer, gülümserdi. Azar işitmiş bir çocuk gibi değil, sevildiğini bilen bir adam gibi.
Peynir de gelirdi, domates de. Annem öfkesini tabağa doğrardı ama dilimleri yine de özenle dizerdi. Belki öfkesinin içinde biraz da şefkat vardı; o zaman anlamazdım.
Ben balkon kapısının eşiğinde dururdum. Ne tam içerideydim, ne tam dışarıda. Rakının suyla buluşup bir bulut gibi beyazlaşmasını seyrederdim. Kadehler hafifçe tokuşur, biri eski bir hikâye açar, öteki bir türkü mırıldanırdı. Dört kardeş aynı anda gülerdi. hepsinin kahkahaları tok ve yüksek perdedendi. Ben o sesi, dört kardeşin aynı anda gülüşünü, dünyanın en sağlam şeyi sanırdım.
Yıllar geçti efendim. Bayramlar seyreldi, yollar uzadı, şehirler değişti. O balkon artık o balkon değil. O sofra dağıldı; o kalabalık her biri bir şehre, bir zamana savruldu.
Şimdi kardeşlerimin en büyüğü benim. Bir bayram sabahı kahvemi alıp balkona çıktığımda, kendimi kapıya kulak kabartırken buluyorum. Bir zil çalacak, bir valiz sesi gelecek, mutfak kapısında biri "şekerim, hayatım" diyecek sanıyorum. Mutfaktan bir fırça bekliyorum.
Rakının yanına kurban eti olmaz, biliyorum. Babam öyle derdi. Ama şimdi biri bana o sabahı geri verse; o kalabalığı, o gürültüyü, annemin fırçasını, babamın gülümsemesini geri verse... Ne meze isterdim, ne rakı. Yalnızca o balkonun eşiğinde bir kez daha durmak isterdim.

Comments