Kieślowski ve Preisner: Sessizliğin Müziği
Oct 20, 2026 · @Murat IGCIOGLU

Kısa versiyon
Bir yönetmen, bir besteci, bir Polonya. Kieślowski susarak anlattı, Preisner o sessizliği notaya döktü. Dekalog'dan Üç Renk'e, otuz yıldır kulağımda aynı soru: Hayatımızı tesadüfler mi örüyor, yoksa insanlar arasındaki görünmez iplikler mi? #Kieślowski #Preisner
Uzun versiyon
Bazı filmler insanın aklında kalır; bazıları ise içinde bir yere yerleşir ve oradan bir daha çıkmaz. Krzysztof Kieślowski ile Zbigniew Preisner'in birlikte yaptığı filmler bende ikinci türdendir. Ömrü boyunca hemen her filmi görmüş, rafları film ve müzikle dolu bir adam olarak rahatça söyleyebilirim: Bir yönetmenle bir bestecinin bu kadar tek nefes olduğu pek az görülmüştür.
Onlarınki bir iş ortaklığından çok, iki adamın aynı sessizliği dinlemesiydi. Kieślowski kamerasını bir fincan kahveye batırılan şekerin kahveyi yavaş yavaş emişine, bir yaşlının şişeyi çöp kutusuna sokmaya çalışan titrek eline çevirirdi. Preisner o anın içindeki söylenmemiş sözü bulur, birkaç notaya sığdırırdı. Ben de otuz yılı aşkın bir zamandır o notaların peşinden yürüyorum.
Varşova'nın gezgin çocuğu
Krzysztof Kieślowski 27 Haziran 1941'de, işgal altındaki Varşova'da doğdu. Babası verem hastası bir mühendisti; aile, onun tedavi göreceği sanatoryumların peşinden kasaba kasaba dolaştı. Kieślowski'nin filmlerindeki o hafif yorgunluk, o yalnız insana duyulan şefkat belki de bu gezgin çocukluktan gelir. Kendini kötümser biri olarak tanımlardı; geleceği karanlık bir boşluğa benzetirdi.
Łódź Film Okulu'na iki kez başvurdu, iki kez geri çevrildi. Askerlikten kaçmak için kendini aç bırakıp sağlıksız raporu aldı ve 1964'te, üçüncü denemesinde okula girdi. Önce belgeselciydi: işçileri, hastane koridorlarını, bir gece bekçisini, tren garında bekleşen insanları çekti. Sonra iki şey onu durdurdu. Grevdeki işçileri anlattığı filmi sansür neredeyse tanınmaz hâle getirdi; garda çektiği görüntüler ise az kalsın bir ceza davasında delil olarak kullanılacaktı. Gerçeği olduğu gibi anlatmanın insanlara zarar verebileceğini anladı ve kurmacaya geçti.
Orada da vicdanından vazgeçmedi. 'Amator' (Amatör, 1979), eline kamera alan sıradan bir adamın büyüyen sorumluluğunu anlatıyordu ve Moskova'da büyük ödülü aldı. 'Przypadek' (Rastlantı, 1981) bir trene yetişip yetişememenin üç ayrı hayat doğurabileceğini gösteriyordu; sansür onu altı yıl rafta bekletti.
Kulağıyla besteci olan adam
Zbigniew Preisner 20 Mayıs 1955'te, Polonya'nın güneyindeki Bielsko-Biała'da doğdu. Hiç konservatuvar görmedi. Kraków'daki Jagiellonian Üniversitesi'nde tarih ve felsefe okurken müziği kendi kendine öğrendi: plakları dinleyip partileri tek tek kâğıda geçirerek. Paganini ile Sibelius'u ustası sayar; ama müziği kimseye benzemez. Az notayla çok şey söyleyen, seyrek, hüzünlü bir yeni romantizmdir onunki.
İki adamın yolu 1984'te, Kieślowski'nin 'Bez końca' (Sonu Yok) filminde kesişti. Sıkıyönetim Polonya'sında ölmüş bir avukatın hayaletini ve dul kalan karısının yasını anlatan bu filmde Kieślowski iki kişiyle tanıştı: siyasi davaları araştırırken bulduğu avukat Krzysztof Piesiewicz ve genç besteci Preisner. Piesiewicz bundan sonraki bütün senaryolarına ortak oldu; Preisner ise neredeyse bütün filmlerinin sesi oldu. İki Krzysztof ve bir Zbigniew: Avrupa sinemasının en sessiz ama en derin ortaklıklarından biri böyle kuruldu.
Dekalog: Bir apartman, on hayat
1988'de Polonya televizyonu için çekilen 'Dekalog', Varşova'nın gri bir toplu konut sitesinde geçen on bölümlük, her biri bir saatlik bir film dizisidir. Her bölüm On Emir'den birinden yola çıkar, ama ne vaaz verir ne hüküm. Kendini agnostik sayan Kieślowski, emirleri bir din kitabı olarak değil, zor zamanlarda insanın tuttuğu bir pusula olarak kullanır. Aslında on ayrı yönetmene dağıtılacaktı; o bırakamadı, hepsini kendisi çekti.
Bir babanın bilgisayarla buzun kalınlığını hesaplayıp oğlunu kaybettiği ilk bölümden sonra o siteye bir daha aynı gözle bakamazsınız. Bölümlerin çoğunda hiç konuşmayan genç bir adam belirir, olanları seyreder ve kaybolur. Kimine göre melek, kimine göre yalnızca bir tanık; bana hep vicdanın kendisi gibi gelmiştir. Preisner'in müziği burada az ve özdür: birkaç yaylı, bazen tek bir flüt.
Beşinci ve altıncı bölüm sinema için genişletilip 'Öldürmek Üzerine Kısa Bir Film' ile 'Aşk Üzerine Kısa Bir Film' oldu. İlki 1988'de Cannes'da Jüri Ödülü'nü ve ilk Avrupa Film Ödülü'nü aldı; Polonya'da idam cezasının kaldırılmasında payı olduğu söylenir. Stanley Kubrick, Dekalog senaryolarının kitabına yazdığı önsözde, bu iki yazarın fikirlerini konuşarak değil, yaşatarak anlattığını; fikrin gelişini görmediğinizi ve kalbinize ne kadar derin işlediğini ancak çok sonra fark ettiğinizi yazmıştı.
Veronika'nın İkili Yaşamı ve hiç doğmamış bir besteci
1991'de Kieślowski ilk kez Fransız sermayesiyle, yarısı Paris'te geçen bir film çekti. 'Veronika'nın İkili Yaşamı', aynı yüzü taşıyan iki kadının hikâyesidir: Krakówlu Weronika ile Parisli Véronique. Biri bir konserde şarkı söylerken kalbi durur; öteki, adını koyamadığı bir kederle hayatını değiştirir. İki rolü birden oynayan Irène Jacob, Cannes'da en iyi kadın oyuncu seçildi.
Filmin kalbi müziktir. Weronika'nın sahnede bitiremediği o yüksek, ürpertici soprano partisi, on sekizinci yüzyılda yaşamış Hollandalı bir besteciye, Van den Budenmayer'e atfedilir. Böyle biri hiç yaşamadı. Preisner'le Kieślowski bu adı, ikisi de Hollanda'yı sevdiği için uydurmuşlardı. İlk kez Dekalog'un dokuzuncu bölümünde anılan bu hayalî ustanın plaklarını soran mektuplar yağınca onu geri getirdiler. Sonunda bir ansiklopediden, Budenmayer'in mirasçılarına telif ödenmesini isteyen bir mektup bile geldi; Kieślowski bunu basın toplantılarında kahkahalarla anlatırdı.
Ben bu şakayı çok severim. Dünyanın en hüzünlü melodilerinden bazılarını, hiç doğmamış bir adamın imzasıyla dinledik. Sanatın kimlik kartına değil, insanın içine işleyip işlemediğine bakıldığının bundan güzel kanıtı olamaz.

Üç Renk: Mavi, Beyaz, Kırmızı
Fransız bayrağının üç rengi, devrimin üç büyük sözcüğü: özgürlük, eşitlik, kardeşlik. Kieślowski 1993-94'te çektiği üçlemede bu sözcükleri kürsüden indirip tek tek insanların omzuna yükledi.
'Mavi'de Juliette Binoche, bir trafik kazasında besteci kocasını ve küçük kızını yitiren Julie'dir. Her şeyden, yastan bile özgür olmak ister. Ama kocasının yarım bıraktığı 'Avrupa'nın Birleşmesi İçin Şarkı' peşini bırakmaz. Preisner bu eserin korosuna Pavlus'un Korintoslulara mektubundaki sevgi bölümünü Yunanca aslıyla yerleştirdi. Film Venedik'te Altın Aslan'ı aldı. Bence sinema tarihinde müziğin bir karakter gibi nefes aldığı en güzel örnektir.
'Beyaz', üçlemenin en çok küçümsenen filmidir; ben onu en sevdiklerim arasında sayarım. Mavi'nin yasından sonra hafif bir kara komedi gibi gelir, oysa altında üçlemenin en acı sorusu yatar.
Karol Karol, Paris'te kuaförlük yapan ufak tefek, saf bir Polonyalıdır. Fransız karısı Dominique (Julie Delpy), evlilikleri hiç tamamlanmadığı için mahkemede ondan boşanır; Fransızların 'beyaz evlilik' dediği budur. Karol bir günde karısını, dükkânını, parasını yitirir ve metroda tarağa kâğıt geçirip memleket şarkıları çalarak dilenir. Orada bir hemşerisi, Mikołaj, onu bulur.
Eve dönüşü bir bavulun içinde olur. Bavulu çalan hırsızlar onu dövüp karlı bir çöplüğe atar; Karol kan içinde doğrulur, etrafına bakar ve nihayet evde olduğunu söyler. 'Beyaz'ın asıl beyazı bu kardır: komünizmin yeni çöktüğü, herkesin bir şey kapmaya koştuğu, kışı uzun bir Polonya.
Karol orada kurnazlıkla zengin olur, parasını da eşitlik için, yani intikam için harcar: kendi ölümünü sahneler ve Dominique'in onun 'ölümüyle' suçlanıp hapse düşmesini sağlar. Kieślowski bu konuda açık sözlüydü: Kimse gerçekten eşit olmak istemez, herkes biraz daha eşit olmak ister. Komünizm yıllarının Polonya'sında 'bazıları eşittir, bazıları daha eşit' diye bir söz dolaşırmış; Karol o sözün yürüyen hâlidir.
Ama bende kalan, intikam değil. Ölmek isteyen adamın Mikołaj'ın kendisi olduğu ortaya çıkar; Karol önce kurusıkı ateş eder, Mikołaj yaşamaya karar verir ve iki orta yaşlı adam donmuş Vistül'ün üstünde çocuklar gibi kayar. Preisner'in tango tadındaki hafif melodisi o sahnede neşeyle hüzün arasında gidip gelir. Finalde Karol, hapishane penceresinin ardındaki Dominique'e bakıp ağlar; eşitlik ancak sevginin içinde mümkün olur. Kieślowski bu filmle Berlin'de En İyi Yönetmen ödülünü aldı.
'Kırmızı' ise Cenevre'de genç bir manken olan Valentine ile komşularının telefonlarını dinleyen küskün, emekli bir yargıcın karşılaşmasıdır. Preisner burada yine Van den Budenmayer adına bir bolero yazdı ve Wisława Szymborska'nın bir şiirini Lehçe ve Fransızca besteledi. Film üç dalda Oscar'a aday gösterildi.
Sonda, Manş Denizi'nde batan bir feribottan sağ çıkanlar arasında üç filmin kahramanları yan yana görünür. Üç renk, sonunda tek bir insanlık olur. Üç filmde de aynı küçük sahne tekrarlanır: iki büklüm bir yaşlı, bir şişeyi geri dönüşüm kutusuna sokmaya uğraşır. Julie fark etmez, Karol seyredip gülümser, Valentine ise gidip yardım eder. Benim için üçlemenin bütün felsefesi o birkaç saniyededir.

Bir dostun ardından: Requiem
Kieślowski, 'Kırmızı'nın 1994'te Cannes'daki galasından sonra sinemayı bıraktığını açıkladı. Yine de susamadı: Piesiewicz'le Dante'den esinlenen yeni bir üçleme, 'Cennet, Cehennem, Araf' üzerinde çalışıyordu. Mart 1996'da, bir kalp krizinin ardından girdiği açık kalp ameliyatında, henüz 54 yaşındayken öldü. Varşova'daki Powązki Mezarlığı'nda yatıyor. Mezar taşının üstünde, kamera vizörü gibi bir çerçeve oluşturan iki elin siyah mermerden heykeli durur. 'Cennet'i sonradan Tom Tykwer, 'Cehennem'i Danis Tanović çekti; 'Araf' hiç çekilemedi.
Preisner'in cevabı bir ağıt oldu. Aslında Piesiewicz'in yazacağı, Kieślowski'nin sahneleyeceği bir eser olarak düşünülmüştü; dostunun ölümüyle 1998'de 'Requiem for My Friend' (Dostum İçin Ağıt) adıyla bir anma eserine dönüştü. Bu ağıttaki 'Lacrimosa' sonra Terrence Malick'in 'Hayat Ağacı'nda, 'Dies Irae' ise Paolo Sorrentino'nun 'Muhteşem Güzellik'inde yeniden yankılandı.
Preisner ondan sonra da durmadı. 'Kırmızı' ve Jean Becker'in 'Élisa'sı için iki César kazandı. Eyüp Kitabı'ndan sözlerle 'Silence, Night and Dreams'i yazdı, David Gilmour'un 'On an Island' albümünün yaylılarını düzenledi, Dead Can Dance'in sesi Lisa Gerrard'la uzun bir dostluk kurdu. Eylül 2025'te 70. yaşını Londra'daki Barbican'da, Kieślowski filmlerinin müzikleriyle kutladı ve salon onu ayakta alkışladı. Bu yaz da doğduğu şehir Bielsko-Biała'da, Bruegel'in 'Babil Kulesi'nden esinlenen genç bestecilerin yarıştığı bir ödülün jürisine başkanlık etti.
Bende kalan iz
Kurosawa bana doğayla insan arasındaki o sessiz dostluğu öğretmişti. Kieślowski ile Preisner ise başka bir şey öğrettiler: Bayrakların, emirlerin, büyük sözcüklerin altında hep tek tek insanlar vardır. Onları birbirine bağlayan da çoğu zaman görünmez bir iplik, bir rastlantı, bir melodidir.
Kieślowski 1995'te Oxford'da konuşurken din, siyaset, tarih ve milliyetçiliğin insanları ayırdığını; sevginin, korkunun, acının ise herkes için aynı anlama geldiğini, bu yüzden yalnızca bunları anlattığını söylemişti. Bunu okuduğumda, hayatım boyunca yanımda taşıdığım Maksim Gorki cümlesini hatırladım: Kötü insan yoktur, tüm insanlar iyidir; kötü olan insan ilişkileridir.
Kieślowski'nin bütün sineması bu cümlenin uzun bir açıklaması gibidir. Ne katili ne aldatanı kolayca mahkûm eder; yalnızca onu o noktaya getiren yalnızlığı, kopukluğu gösterir. Preisner'in müziği ise o kopukluğun üstüne atılmış ince bir köprüdür.
Kieślowski otuz yıl önce gitti, Preisner yetmişini geçti. Ama o şişeye uzanan el, yarım kalmış o eser, Weronika'nın bitiremediği son nota hâlâ benimle. Sonsuz iz dediğim bu olmalı: Bir filmi bitirirsiniz, ama film sizi bitirmez.



Comments