Hişt Hişt - Her Şey İnsan

Sait Faik’in “Hişt, Hişt!..” öyküsünde ne bir vaka vardır ne bir düğüm; yalnızca bir adam, bir dünya ve bir yerden gelen küçücük bir ses vardır. Ama o ses, bir ömrün bütün yalnızlığını karşılamaya yeter. Bu öyküyü okurken insanın aklına Kurosawa’nın Dersu Uzala’sı gelir. Ussuri ormanlarının o yaşlı avcısı güneşe, suya, ateşe, rüzgâra “insan” der; ona göre dünyada her şey canlıdır, her şeyin bir hatırı vardır.
Sait Faik de tabiata böyle bakar: çam ağacı onun için bir dekor değil komşu, deniz bir manzara değil yoldaştır. Otların yeşil, denizin mavi, göğün bulutsuz oluşunu küçümsenecek bir şey saymaz. Herkesin olağan deyip geçtiğini bir mucize gibi kucaklar. Dersu’nun taygası neyse Sait Faik’in adası da odur: Burgaz’ın çam kokulu yolları, kayalara vuran sakin suları, sade ve biraz yorgun güzelliği. İkisinde de tabiat, insanın karşısında duran yabancı bir kuvvet değil, onunla aynı sofraya oturan bir akrabadır.
“Hişt, hişt” sesi de bu akrabalığın sesidir; tabiatın içinden gelir ve yazarı yeniden dünyaya bağlar. Bir kuş mu, bir dal mı, rüzgâr mı söylemiştir onu, bilinmez; Dersu olsa hiç tereddüt etmez, “insan” derdi. İkisinin de büyüklüğü gözlerindedir; ikisi de bakmakla görmek, işitmekle duymak arasındaki farkı bilir. İkisi de hayatın ne kadar sade olduğunu hatırlatır: Dersu’ya bir tüfek, bir ateş, bir avuç tuz yeter; Sait Faik’e bir parça mavi deniz ve birinin seslenmesi. Bu sadelik bir yoksulluk değil, en büyük zenginliktir.
Öykünün kalbi ise bütün bu güzelliklerin ancak insanla tamamlandığı fikrindedir. Sait Faik derinden yalnızdır, ama dünyaya küsse de her seferinde dönüp yine insanın kapısını çalar. O ses gelince “yaşasın çiçekler, böcekler, insanoğulları” der. Sıralamada insanoğulları sona kalmıştır, ama sona saklanan en kıymetli olandır. Dersu da kulübeden ayrılırken, arkasından gelecek ve hiç tanımadığı bir yolcu için pirinç, tuz ve kibrit bırakır. Her şeyi insan sayan biri için insanı sevmek bir ahlak dersi değil, bir yaşama şartıdır.
Bugünün aceleci zamanında hepimiz biraz o yalnız adama benzeriz. Belki de asıl mesele, bir sesi beklemekle yetinmeyip onu başkasına göndermeyi öğrenmektir. Güneşe, suya, ateşe, rüzgâra, en çok da yanımızdaki insana “hişt hişt” diyebildiğimiz gün, Dersu’nun ormanıyla Sait Faik’in adası aynı yer olur.
Sizede Hişt Hişt
Hişt Hişt
Yürüyordum. Yürüdükçe de açılıyordum. Evden kızgın çıkmıştım. Belki de tıraş bıçağına sinirlenmiştim. Olur, olur! Mutlak tıraş bıçağına sinirlenmiş olacağım.
Otların yeşil olması, denizin mavi olması, gökyüzünün bulutsuz olması, pekalâ bir meseledir. Kim demiş mesele değildir, diye? Budalalık! Ya yağmur yağsaydı? Ya otların yeşili mor, ya denizin mavisi kırmızı olsaydı? Olsaydı o zaman mesele olurdu, işte.
Çikolata renginde bir yaprak, çağla bademi renkli bir keçi gördüm. Birisi arkamdan:
- Hişt, dedi.
Dönüp baktım. Yolun kenarındaki daha boyunu posunu almamış taze devedikenleriyle karabaşlar erik lezzetinde bana baktılar. Dişlerim kamaştı. Yolda kimsecikler yoktu. Bir evin damını, uzakta uçan bir iki kuşu, yaprakların arasından denizi gördüm. Yoluma devam ederken:
- Hişt hişt, dedi.
Dönüp bakmak istedim. Belki de çok istediğim için dönüp bakamadım. Olabilir. Gökten bir kuş hişt hişt ederek geçmiştir. Arkamdan yılan, tosbağa, bir kirpi geçmiştir. Bir böcek vardır belki hişt hişt diyen.
Hişt! dedi yine.
Bu sefer belki de isteksizlikten dönüp baktım çalıların arasına birisi saklanıyormuş gibi geldi bana.
Yolun kenarına oturdum. Az ötemde bir eşek otluyor. Onun da rengi çağla bademi, ağzı, dişleri, kulakları boynu ne güzel. Otluyor. Otları adeta çatırdata çatırdata yiyor. Belki de bu çıtırtılı, çatırtılı sesi "hişt hişt" diye duymuşumdur. Eşeğin ot koparışının sesinden apayrı bir ses:
- Hişt hişt hişt, dedi.
Hani bazı kulağımızın dibinde çok danıdığımız bir ses isminizi çağırıverir. Olur değil mi? Pek enderdir. Belki de kendi kafanızın içinden sizin sevdiğiniz, hatırladığınız bir ses, ses olmadan sizi çağırmıştır. Olabilir.
Birdenbire güneşi, buluta benzemez garip ve sarı bir sis kapladı. Bir kirli el, çağla bademi eşeğin sırtından bir kumaş çekip aldı. Her zamanki kül rengi, yer yer havı dökülmüş eski mantosunu giydirdi eşeğe.
Yola indim. İstediği kadar hişt desin. İsterse sahici sulu bir dost olsun. İsterse kimseler olmasın, kendi kendime kulağıma hişt hişt diyen bir divane olayım, ben, aldırmayacağım.
Belki bir kuştur. Belki tosbağadır. Belki bir kirpidir. Belki de yakın denizden seslenen bir balık, bir canavardır. Karabataktır. Mihalaki kuşudur.
İyisi mi ben kendim hişt hişt derim. O zaman tamamı tamamına pek hişt hişt seslenişine benzemeyen, benzemesin diye uğraştığım bir mırıldanmadır, tutturdum.
Birdenbire, önümde bir adamla bir kadın gördüm. Kalpazankaya yolunu sordular. Üstündesiniz dedim. Sanki yol hareket etti. Yürümediler. İki adımda benden uzaklaştılar. Koyunların arasına yüzükoyun uzanmış papazın oğlunu gördüm. Yüzünden aptal, çilli horoza benzer bir mahluk kalktı. Ağzının salyasını sildi. Kuzuyu bacaklarından tuttu. Kuzu ile yere yıkıldı. Kuzuyu burnundan öptü. Papazın oğlu çirkin, aptal, otuzbirli bir yüzle baktı. Şimdi bir çiçek tarlasında idim. Bana hişt hişt diyen mutlak bir kuştu. Vardır böyle kuşlar. Cık cık demezler de hişt hişt derler. Kuştu kuş.
Bir adam yer belliyordu. Belin demirine basıyor, kırmızıya çalan bir toprak altını, üste aktarıyordu.
- Merhaba hemşerim, dedi.
- Ooo! Merhaba! Dedim.
Tekrar işine daldı. Hişt hişt, dedim. Aldırmadı. Bir daha hişt, dedim. Yine aldırmadı. Hızlı hızlı hişt hişt hişt!
- Buyur beğim, dedi.
- Bir şey söylemedim, dedim.
Küçük parmağını kulağına soktu. Kaşıdı. Çıkarıp parmağına baktı. Belin sapına siler gibi yaptı.
- Hişt hişt, dedim.
Yüzünü göğe kaldırdı. Kuşlara baktı. Denize baktı. Dönüp şüphe ile bana baktı.
- Bu sene enginarlar nasıl? Dedim.
- İyi değil, dedi.
- Baklayı ne zaman keseceksin?
- Daha ister, dedi.
Nefes alır gibi "hişt" dedim.
Yine şüphe ile denize, şüphe ile göğe, şüphe ile bana baktı.
- Kuşlar olmalı, dedim.
- Benim de kulağıma bir hışırtı gelir amma, dedi, ne taraftan gelir? Zati bu sırada şu kulağım ağırlaştı.
- Bir yıkatmalı, dedim, benim de geçenlerde ağırlaşmıştı…
- Yıkattın mı?
- Yıkatmadım, hacet kalmadı, doktora gittim. Alıverdi; pislikmiş.
- Çocuklar nasıl? diye sordum.
- İyiler, dedi. Dokuzdu sekiz kaldı. Biliyorsun dokuzuncusunun macerasını ya…
- Sus, sus, dedim. Yürekler acısı. Haydi Allah'aısmarladık!
- Haydi güle güle.
Biraz uzaklaşınca:
- Hişt hişt.
Bu sefer yakaladım. Bahçıvandı. Oydu oydu.
- Hadi hadi yakaladım bu sefer seni, dedim.
- Yok vallahi, dedi, vallahi daha kesmedim bakla, senden ne diye saklayayım, parasıyla değil mi?
- Sen değil misin hişt hişt diyen?
- Ben de duyarım bir ses, amma bulamam nereden gelir?
Nereden gelirse gelsin dağlardan, kuşlardan, denizden, insandan, ottan, böcekten, çiçekten. Gelsin de nereden gelirse gelsin! Bir hişt sesi gelmedi mi fena. Geldikten sonra yaşasın çiçekler, böcekler, insanoğulları.
Hişt hişt!
Hişt hişt!
Hişt hişt!



Comments