Girit'ten Aydın'a: Köle Ticaretinin Akdeniz'deki Uzun Gölgesi

Oct 11, 2026 · @Murat IGCIOGLU
Bir adanın iki yüzü
Girit, Akdeniz'in ortasında bir köprü gibi durur: kuzeyinde Ege ve Anadolu, güneyinde Libya kıyıları, batısında Yunan yarımadası. Bu konum adaya zenginlik getirdi. Aynı konum onu iki bin beş yüz yıl boyunca insan ticaretinin en işlek duraklarından biri de yaptı.
Köle yolunun yönü çağdan çağa değişti. Antik çağda korsanların Ege kıyılarından kaçırdığı insanlar Girit'te satıldı. Ortaçağda Karadeniz'den getirilen esirler Kandiye'de el değiştirdi; Osmanlı'nın son yüzyılında ise Sahra'nın güneyinden yola çıkan Afrikalılar Bingazi'den Girit'e taşındı.
Bu yazı o yolu izliyor. Yolun bizim için en tanıdık durağı ise beklenmedik bir yerde: Menderes ovasında, Aydın'da.
Antik çağ: Taşa kazınmış köleler
Girit'te köleliğin en eski ayrıntılı kaydı, MÖ 450 dolaylarına tarihlenen Gortyn Yasası'dır. 1884'te Hagioi Deka köyünde, suyu kesilmiş bir değirmen arkının yatağında ortaya çıkan bu yazıt, bugüne ulaşmış en büyük antik Yunan hukuk metnidir. Yasa, özgür ile köle arasındaki sınırı aile hukuku üzerinden çizer.
Kurallar bugün okuyana tuhaf gelir. Köle bir erkek özgür bir kadının evine gelip evlenirse çocuklar özgür sayılır; özgür kadın kölenin yanına giderse çocuklar köle olur. Yasada köle satışını sınırlayan maddeler de vardır. Antik yazar Athenaios, Girit'te iki tür köle olduğunu anlatır: parayla alınan kent köleleri ve savaşta boyunduruk altına girmiş eski yerlilerden oluşan kır köleleri.
Helenistik çağda Girit korsanlığın kalesine dönüştü. Ada çevresindeki sular, köle pazarlarının getirdiği kazanç yüzünden "Altın Deniz" diye anılıyordu. Bir Atina yazıtı, MÖ 3. yüzyılda Aitolyalı korsan Boukris'in Attika köylerinden kaçırdığı insanları satmak için Girit'e götürdüğünü anlatır; esirleri, bugünkü Hanya olan Kydonia'dan Eumaridas adlı bir Giritli kurtarmıştı.
Bölgenin büyük vitrini ise Delos'tu. Coğrafyacı Strabon burada bir günde on bin köle satılabildiğini yazar; sayı abartılı olsa da pazarın büyüklüğünü anlatır. Korsanlığın Doğu Akdeniz ticaretini boğması Roma'yı harekete geçirdi ve Girit MÖ 67'de Roma eyaleti oldu.
Girit Emirliği: Hendeğin kenti (820'ler–961)
820'lerde Endülüs'ten sürülen bir grup Arap adaya çıktı ve Bizans'tan kopardığı Girit'te bir emirlik kurdu. Başkentleri, Arapça "hendek" anlamındaki adıyla Handak'tı; Rumlar Chandax dedi, Venedikliler Candia, Osmanlılar Kandiye. Bugünkü Heraklion'dur.
Emirlik yaklaşık 135 yıl Bizans'ın en çetin rakiplerinden biri oldu. Handak'tan çıkan filolar Eğriboz'u, Midilli'yi, Mora kıyılarını yağmaladı; ganimet ve esirler limana döndü. 904'te Trablusşamlı Leon Selanik'i yağmaladığında, aldığı esirlerin bir kısmını Handak pazarlarında sattı.
Yine de tablo yalnızca yağmadan ibaret değil. Bazı tarihçiler emirliğin servetinin büyük ölçüde ticaret ve tarımdan geldiğini, esirlerin çoğunun satılmaktan çok fidye ve esir takası için tutulduğunu vurgular. Bizans 961'de Nikephoros Phokas komutasında Handak'ı kuşatıp aldı ve emirliğe son verdi.
Venedik Kandiye'si: Aydın'la ilk bağ (1211–1669)
Girit ile Aydın arasındaki ilk köle bağı, Afrikalılardan beş yüz yıl önce ve ters yönde kuruldu: Anadolu kıyılarından Girit'e. 14. yüzyılın başında Batı Anadolu'da beylikler doğarken, Türk akıncılar Ege adalarından Rum Ortodoks esirler aldı. Bunların bir kısmını kendileri tuttu, bir kısmını Venedikli, Cenevizli ve Katalan tüccarlara sattı.
Venedik, Menteşe ve Aydınoğulları ile ilişkileri doğrudan Girit'teki Kandiye dükalarına bıraktı. Kandiye'den elçiler gitti, beyliklerin limanlarına konsoloslar atandı: Menteşe'nin Balat'ına (antik Milet, bugün Didim) ve Aydınoğulları'nın Ayasuluk'una (bugünkü Selçuk). 9 Mart 1337'de Aydınoğlu Hızır Bey ile Kandiye Dükası Giovanni Sanudo arasında bir ticaret antlaşması imzalandı; 1353'te yenilendi.
Zachariadou'nun bu antlaşmaları ilk kez yayımlayan çalışmasına göre beyliklerin ihraç ettiği malların başında tutsaklar geliyordu; ardından hububat, balmumu, at, deri, halı ve şap. Kandiye'de 1301 yılına ait bir noter kaydında, Hemanuel Vergici adlı biri, kısa süre önce Türklerden aldığı Anna adlı bir kadını başka bir Kandiyeliye satar. 1306'da yine Girit'te tutulan bir kayıt, Iohannes Glafchyrno adlı bir esirin azat edildiğini bildirir.
Yüzyılın ikinci yarısında pazarın yüzü değişti. Noter kayıtlarına göre 1360'larda Girit'teki köle satışlarının yaklaşık dörtte üçü Ortodoks Hristiyanlardı; yüzyıl sonunda bu oran yüzde otuza indi. Yerlerini Venedik'in Azak kıyısındaki Tana'dan ve Kırım'dan getirdiği Tatarlar, Çerkezler ve Ruslar aldı.
Girit bu dönemde bir aktarma merkeziydi: Karadeniz'den gelen esirler buradan Güney Avrupa'ya, Balkanlardan gelenler İspanya'ya ya da Mısır'a gönderiliyordu. Osmanlılar Balkan fetihleri sırasında aldıkları Rum ve Bulgar esirleri de Kandiye pazarında İtalyan tüccarlara sattı. Aynı ada, Osmanlı ilerleyişinden kaçan Rumlar için bir sığınak da oldu; bu çelişki Venedik Girit'inin bütün tarihine sinmiştir.
Osmanlı Girit'i: Sahra'dan Hanya'ya
Osmanlılar Hanya'yı 1645'te aldı; Kandiye ise uzun bir kuşatmanın ardından 1669'da düştü. Adaya bu kez güneyden, Afrika'dan bir köle yolu açıldı. Girit, Afrika ile Avrupa ve Ortadoğu arasında işleyen Osmanlı köle ticaretinde gemilerin uğrak limanı oldu.
Afrikalılar adaya köle, ev hizmetkârı, asker ya da eş olarak getirildi. Varlıkları erken tarihlere uzanır: 18. yüzyıla ait üç Osmanlı belgesi, merkezi yönetimin Kandiye'deki siyahları ten rengiyle tanımlanan ayrı bir topluluk saydığını ve onlara toplu sorumluluk yüklediğini gösterir.
Yolun Afrika'daki kapısı Bingazi'ydi. Sahel kuşağından yola çıkan kervanlar Sahra'yı geçip Libya kıyısına ulaşıyor, insanlar oradan teknelerle kuzeye, Girit'e taşınıyordu. Libya kıyılarına yönelik bu insan kaçakçılığı resmî yasaklara rağmen 1920'lerin sonuna kadar sürdü.
Gezginlerin notları bu yolun insan yüzünü gösterir. 1817'de Hanya'ya gelen bir gemiyi gören F. W. Sieber, güvertede elliye yakın Afrikalı bulunduğunu, bunların karaya çıkarılıp tek tek ev hizmetkârı olarak satıldığını yazar. İngiliz John Bowring ise 1840'ta adadaki Afrikalıların sayısını 2.000 civarında tahmin etmişti.
Yol yalnızca Libya'dan geçmiyordu. Afro-Türk yazar Mustafa Olpak'ın ailesi 1880'lerde Kenya taraflarında köle tacirlerince kaçırılmış, uzun bir kara ve deniz yolculuğunun ardından Girit'e getirilip varlıklı bir Osmanlı ailesine satılmıştı. Olpak'a göre o yıllarda adada küçük, köhne teknelerle köle ticareti hâlâ sürüyordu.
Kâğıttaki yasak, kumsaldaki mahalle
Osmanlı, 19. yüzyılın ortasından itibaren İngiliz baskısıyla köle ticaretini adım adım yasakladı. 1857 fermanı Afrikalı köle ticaretini yasakladı ama uygulamada işletilmedi. 25 Ocak 1880'de imzalanan İngiliz-Osmanlı sözleşmesi İngilizlere Osmanlı sularında şüpheli köle gemilerini arama hakkı verdi; 1889 kanunnamesi bunu izledi.
Girit'te bu mücadelenin yüzü İngiliz konsoloslarıydı. 1858'de Hanya'daki konsolos, adanın bütün siyah nüfusunun kendisini en iyi dostu ve hamisi saydığını yazıyordu. 1885'te bir başka konsolos, denizde kurtarılan Afrikalıların Hanya'da zaten yaşayan hemşerilerinin yanına yerleştirilmesini önerecek kadar kalabalık bir topluluktan söz ediyordu.
Azat edilenler ve liman işçileri, Hanya surlarının doğu ucundaki Kum Kapısı'nın önündeki boş kumsala yerleşti; barınaklarını kendileri yaptılar. 1886'da bir İngiliz gezgin, kalenin dibinde, ortasında bir cami bulunan küçük, düz damlı evlerden oluşan bir köy anlatır. Ressam Edward Lear 1864'te bu kümelenmiş evleri tuhaf ama güzel bulmuştu.
Adalılar onlara "Halikutes" dedi. Bir rivayete göre ad, Arapça konuşan hamalların "sandığı indir" anlamına gelen seslenişinden doğdu. Hamallık, kasaplık ve gündelikçilik yapan bu insanlar yoksuldu; kelime bugün Girit'in bazı köşelerinde pejmürde kılıklı biri için küçümseyerek kullanılıyor.
Afrikalı Giritliler Müslümandı ama kendi geleneklerini korudular. Ruh tutulmasına ve kendinden geçerek dansa dayanan "zar" ya da "bori" ritüelini sürdürdüler; evliya şenliklerini davul, dans ve Afrika yemekleriyle kutladılar. Bu ayrıntıyı aklımızda tutalım: aynı davullar birkaç on yıl sonra İzmir sokaklarında duyulacak.
1890'larda Hristiyan Giritliler Yunanistan'la birleşme isterken, Afrikalılar dinleri yüzünden Müslüman tarafla özdeşleştirildi. Hanya Hristiyanlarının taleplerinden biri Afrikalıların sürülmesi ve Afrika'dan yeni göçmen kabul edilmemesiydi. Osmanlı yetkilileri ise İngiliz konsolosuna yazdıkları mektupta Afrikalıların burada doğduğunu, hemşehri olduklarını ve aynı medeni haklara sahip olduklarını savundu.
1898'de Girit özerk bir yönetime geçti. 1901'de Hristiyan bir yetkilinin emriyle Hanya'daki Afrikalı mahallesi yıkıldı, evler ateşe verildi. Afrikalılar meclisin önünde gösteri yaptı, Avrupalı konsoloslara başvurdu, padişaha mektup yazmaya hazırlandı; kimse kılını kıpırdatmadı.
Göç: Rumca konuşan "Türkler"
Mahallenin yakılmasının ardından Afrikalı Giritliler adayı yavaş yavaş terk etmeye başladı. Çoğu karşı kıyıya, İzmir çevresine iş aramaya gitti. Orada da benzer bir Hristiyan-Müslüman gerilimiyle karşılaştılar.
Asıl kopuş 1923'te geldi. Lozan'da kararlaştırılan nüfus mübadelesi din esasına dayanıyordu; Müslüman oldukları için Afrikalı Giritliler "Türk" sayıldı. Oysa çoğunun tek dili Rumcaydı. 1923–1926 arasında onlar da adadan çıkarıldı.
Ayvalık'taki Afro-Türkler, atalarının Girit'ten Rumca konuşarak geldiğini, Türkçeyi sonradan öğrendiğini anlatır. Mustafa Olpak'ın ailesi de onlardandı. Olpak'ın anlattığına göre aile 1923'te hâlâ bir tür bağımlılık içinde Müslüman bir Giritli aileye hizmet ediyordu; ayrılık arifesinde efendileri aileden bir kadını İstanbul'da bir aileye sattı.
Aile sonunda özgür bırakıldı ve Ayvalık'ın Cunda adasına, Rumların boşalttığı topraklara yerleşti. Mustafa Olpak 1953'te Ayvalık'ta, Girit göçmeni bir ailenin çocuğu olarak doğdu. Mermer ustası olarak çalıştı, ailesinin hikâyesini yazdı ve 2006'da Ayvalık'ta Afrikalılar Kültür ve Dayanışma Derneği'ni kurdu.
Girit'te geride kalanlar bir elin parmaklarını geçmedi. Balıkçı Salis Chelidonakis 1967'de öldüğünde son Afrikalı Giritli olarak anıldı; pazarda kuruyemiş satan Nuriye Marmaraki adanın son Afrikalı kadınıydı. Liman işçisi Ali Koko ise 1926'da sürgün gemisinden denize atlayıp kıyıya yüzmeye çalıştı; yakalanıp Anadolu'ya gönderildi.
Yeni yurtlarında işleri kolay olmadı. Türkçe bilmedikleri ve ten renkleri farklı olduğu için ayrımcılıkla karşılaştılar. Halk onlara, Osmanlı'dan beri siyahlar için kullanılan adla "Arap" dedi; "Arap bacı" ve "Arap kızı" bu adın dilde kalan izleridir.
Aydın'a uzanan öykü
Önce bir ayrıntı: 19. yüzyılda "Aydın" bugünkünden çok daha geniş bir yerdi. Aydın Vilayeti; İzmir, Aydın, Saruhan (Manisa), Denizli ve Menteşe (Muğla) sancaklarını kapsıyordu. Girit'ten İzmir'e geçen Afrikalılar, o günün haritasıyla, Aydın Vilayeti'ne geliyordu.
Afrikalıların Batı Anadolu'ya gelişi Girit'le sınırlı da değildi. Osmanlı'nın farklı köle yollarıyla gelenler Dalaman, Menderes ve Gediz vadilerine yerleşti. 19. yüzyıl İzmir'inin kayıtlarında Sabırtaşı, Dolapkuyu, Tamaşalık, İkiçeşmelik ve Ballıkuyu gibi Afrikalı mahalleleri geçer.
Büyük Menderes'in bereketli ovası tarım işçisi istiyordu. Bugün Söke ve Germencik'te yaşayan Afro-Türk aileler, atalarının yaklaşık iki yüzyıl önce, 1800'lerde tarım işçisi olarak Sudan'dan getirildiğini anlatır. Mutfakları, türküleri, şiveleri tümüyle Egelidir.
Burunköy'de yaşayan, "Arap Hasan" lakaplı Hasan Biberci bunu en iyi kendisi söylüyor: "Biz Aydınlıyız, hatta bir Aydınlı'dan daha fazla Aydınlıyım." Beyaz tenli bir torunu olduğunu, çocuklarının Aydınlılarla evlendiğini anlatıyor. Afrika'dan getirilen insanların torunları, iki yüz yıl içinde ovanın en yerli ailelerinden biri olmuş.
Hanya'nın davulları ise İzmir'de Dana Bayramı olarak yaşadı. Yalnızca İzmirli siyahlara özgü bu bahar şenliği üç cuma sürerdi: Dellal haftasında bayram ilan edilir, Peştamal haftasında yardım toplanır, son hafta süslenmiş bir dana müzikle gezdirilip kurban edilirdi. Şenliği "godya" denen, çoğunlukla yaşlı kadınlardan oluşan topluluk önderleri yönetirdi.
Bayram 1925'te tekke ve zaviyeleri kapatan yasayla yasaklandı ve 1960'larda tümüyle unutuldu. İzmir'deki Bayramyeri semti adını bu şenlikten alır. Mustafa Olpak'ın derneği 2000'lerin ortasında bayramı yeniden sokağa çıkardı; bugün İzmir'de Afro-Türklerin kimlik buluşmasına dönüştü.
Araphisar: Alabanda'nın içindeki köy
Çine'ye 9 kilometre uzaklıktaki Doğanyurt'un eski adı Araphisar'dır; ad bugün de köyün bir mahallesinde yaşıyor. Köy, Karya'nın önemli kentlerinden Alabanda'nın kalıntılarının tam içinde kurulmuş. Kentin adı Karya dilinde "at" ve "yarış" sözcüklerinden gelir.
Avrupalı gezginler köyü hep bu adla andı. İngiliz Albay Leake 1820'lerde Alabanda'nın yerini "Arab Hissar" olarak saptadı. Charles Fellows ise birkaç kulübeden ibaret köyü, tapınak duvarlarının dana ağılı olarak kullanıldığı harabelerin arasında anlatır.
Gertrude Bell 19 Nisan 1907'de Arabhissar'a vardığında, büyük tiyatronun çevresine sıkışmış yoksul bir mezra buldu. Geceyi, ondan para almayı reddeden Hacı Salih Efendi'nin evinde geçirdi; yıkık duvarların hepsinde leylekler vardı. Bu Hacı Salih, aşağıda anlatacağım gibi, babamın dedesiydi. Alabanda'daki ilk kazıyı bundan bir yıl önce Halil Ethem Bey yapmıştı.
"Arap" kimdi?
Köyün adının kaynağını açıklayan yazılı bir belge bulamadım. Ama güçlü bir ipucu var: Osmanlı kâtipleri Afrikalı köleleri kayıtlara çoğunlukla "Arap" diye geçirirdi. Tarihçi Suraiya Faroqhi'ye göre doğuştan Müslüman Araplar köleleştirilemediği için, kayıtlardaki köle "Arap" siyah insan demekti; İstanbullular siyahlara 20. yüzyılın başında bile "Arap" diyordu.
Faroqhi iki uyarı da ekler: "Arap" nadiren bir kişi adı olabiliyordu, Anadolu'nun güneyinde "Araplar" adlı bir aşiret de vardı. Yani ad tek başına kanıt sayılmaz. Ama köydeki siyah aileler ve bölgenin tarihi aynı yönü gösteriyor.
Bölgenin tarihi şunu söylüyor: 1576'da Aydın yöresindeki toprak sahipleri İstanbul'a bir şikâyet gönderdi. Mühimme defterine geçen kayda göre siyah köleler ve azatlılar bir şenlik düzenliyor, bunun için para toplarken baskı yapıyor, katılmak istemeyen köleleri tehdit ediyordu. Faroqhi belgede toprakta çalışan kayda değer sayıda Afrikalı görür ve şenliğin üç yüzyıl sonraki Dana Bayramı'na benzemiş olabileceğini düşünür.
Daha da geriye gidince Girit'le bağ yeniden ortaya çıkıyor. Çine, Menteşe Beyliği'nin topraklarıydı; beyliğin Hızır ve Mehmed beyleri Çine'yi yönetmişti. Menteşe'nin Kandiye dükalarıyla imzaladığı antlaşmalarda tutsaklar ihraç mallarının başında geliyordu ve Çine vadisi beyliğin iç kesimlerini kuzeye bağlayan yoldu.
Köyün adı Cumhuriyet döneminde Doğanyurt yapıldı. Ama Araphisar, hem mahallenin adında hem de oradan gelenlerin hafızasında yaşamayı sürdürüyor.
Bir köy, bir aile: Mercanlar
Bu hikâyenin benim için kişisel bir ucu var. Dedem Mustafa Fahri İğcioğlu 1904'te Aydın'da doğdu; ailesi Isparta'dan gelen Koruklar sülalesindendi. Araphisar'a ilkokul öğretmeni olarak atandı ve orada babaannem Emine'yle evlendi.
Emine 1898'de Çine'de doğmuştu ve 1971'e kadar yaşadı. Mustafa Fahri ile Emine'nin beş oğlu oldu: Ali Rıza, Nureddin, Nazım, Nevzat ve Necmeddin. Babam Nureddin, 9 Nisan 1926'da Çine'de doğdu.
Babaannemin babası Salih, nüfus kaydına göre 1847'de Araphisar'da, Mehmet ile Ayşe'nin oğlu olarak doğdu; 1 Nisan 1921'de öldü. Annesi Hatice de Araphisar doğumluydu: 1842'de Hüseyin ile Hatice'nin kızı olarak dünyaya geldi, 8 Mayıs 1909'da öldü. Kayıtlardaki 1 Temmuz doğum tarihleri, günü bilinmeyen doğumlar için yazılan kalıp tarihlerdir.
Salih ile Hatice'nin çocukları Emine, Ahmet, Mehmet, Emir Ayşe ve Kezban'dı. Aile bağları köyde iç içe geçti: babamın dayısı Ahmet Mercan'ın kızı Zennure, amcam Nazım'la evlendi.
Babaannemin babası Salih ve kardeşi siyahtı; babaannem de öyleydi. Ailede, babamın dedesinin azat edilmiş bir köle olduğu anlatılır. Nüfus kaydı ise Salih'i Araphisar'da, adları bilinen bir anne ile babanın çocuğu olarak gösteriyor; köleliğin izi belki bir kuşak daha geride, Mehmet ile Ayşe'nin kuşağında aranmalı.
Bell'in ev sahibi
19 Nisan 1907'de Gertrude Bell'i evinde ağırlayan Hacı Salih Efendi, babamın dedesi Salih'ti; köyde o yıllarda başka bir Hacı Salih yoktu. Salih o sırada 60 yaşındaydı; Bell'in onu "sevimli, yaşlı bir Türk" diye anması bu yaşa uyuyor. Bell onun ten rengine hiç değinmez.
"Hacı" unvanı Salih'in hacca gittiğini, "Efendi" sıfatı da köyde saygın bir yeri olduğunu gösterir. Avlusunda bir konuk evi vardı; yabancı bir kadını, adamlarını ve atlarını doyurup karşılığında para almadı. Bell'in yardımcısı Fattuh, ancak çocukları için bir mecidiye bırakmayı başardı; o çocuklardan biri belki dokuz yaşındaki babaannem Emine'ydi.
Bir soyadındaki iz
Babaannemin ailesinin soyadı da bir ipucu taşıyor. Mercan, Osmanlı'da köle olarak alınan insanlara verilen adlardandı: 16. yüzyıl İstanbul mahkeme kayıtlarında cariye adları arasında geçer. Osmanlı Kıbrıs'ının kayıtlarında da "Mercan ibn Abdullah" adlı azatlı bir esnafa rastlanır.
"İbn Abdullah", yani "Abdullah'ın oğlu", babası bilinmeyen ve sonradan Müslüman olan köle ve azatlılara yazılan kalıp bir babalık adıydı. Köle olarak alınanların çoğu Müslüman bir haneye girerken yeni bir ad alırdı; özellikle kadınlara Yasemin, Mercan gibi çiçek ve süs adları sık verilirdi.
Salih 1921'de, Soyadı Kanunu'ndan on üç yıl önce öldü; yani kendisi hiç soyadı taşımadı. "Mercan" soyadını onun oğulları Ahmet ve Mehmet taşıdı. 1934'te aileler çoğu zaman bir atanın adını ya da lakabını soyadı yaptı; Mercan da bir atanın köleyken taşıdığı adın hatırası olabilir. Ama Mercan sıradan bir ad da olabilirdi; bu bir kanıt değil, güçlü bir ipucu.
Belgeyle doğrulamak için
Aile anlatısını belgeye bağlamak mümkün. Bakılabilecek yerler şunlar:
Nüfus kayıtları: Salih'in anne-babası Mehmet ile Ayşe, Hatice'ninki Hüseyin ile Hatice olarak görünüyor. Bir kuşak geriye gitmek için bu dört kişinin kayıtları aranmalı.
Osmanlı nüfus ve temettuat defterleri (1830–1840'lar): Salih 1847'de doğduğuna göre babası Mehmet, bu defterlerde Araphisar karyesinin hane reisleri arasında olmalı. Cumhurbaşkanlığı Devlet Arşivleri'nde aranabilir; hane reislerinin "Arap", "azatlı" gibi lakapları burada görünebilir.
Şer'iyye sicilleri: Aydın ve Çine kadılıklarının kayıtlarında azatnameler, satış ve tereke kayıtları bulunur.
Sözlü tarih: Doğanyurt'un yaşlılarıyla görüşmeler ve Afrikalılar Kültür ve Dayanışma Derneği'nin birikimi.
Faroqhi'nin makalesi: "Black Slaves and Freedmen Celebrating (Aydın, 1576)", Turcica 21-23 (1991), bölgedeki en eski kayıtlara giden yolu gösterir.
Kapanış: Yolun yönü

Üst sırada 14. yüzyılda esirler Aydın kıyısından Kandiye pazarına taşınıyor; alt sırada 19. yüzyılda Afrikalılar Girit üzerinden İzmir'e, bir kısmı da doğrudan Menderes ovasına ulaşıyor.
Girit'in köle tarihinde değişmeyen tek şey adanın konumuydu; değişen, yolun yönüydü. 14. yüzyılda Aydın kıyısından Kandiye'ye esir taşındı. Altı yüzyıl sonra Hanya'dan çıkarılan Afrikalıların torunları İzmir'de, Ayvalık'ta ve Menderes ovasında kendilerine yurt kurdu.
Bu hikâye uzun süre iki kıyıda da anlatılmadı. Girit'te Afrikalılardan geriye küçümseyici bir kelime kaldı; Kum Kapı'nın kumsalında bugün kafeler var. Türkiye'de ise Afro-Türklerin geçmişi resmî tarih yazımının kör noktasında bekledi.
Mustafa Olpak kitabına şöyle başlar: "Birinci kuşak yaşar, ikinci kuşak reddeder, üçüncü kuşak araştırır." Bugün araştırma sırası Söke'de, Germencik'te, Ayvalık'ta, o köhne teknelerden inenlerin torunlarında. Benim ailemin yolu da bu haritanın bir yerinden, Alabanda'nın taşları arasındaki Araphisar'dan geçiyor.
Kaynaklar
The Law Code of Gortyn, c. 450 BCE — Fordham Ancient History Sourcebook
H. J. Roby, The Twelve Tables of Gortyn — Harvard Ames Foundation
Ancient Mediterranean piracy ve Boukris — Wikipedia
What was slavery like in ancient Greece? — History Skills
Emirate of Crete — Wikipedia
Girit Emirliği'nde köle ticareti üzerine — «Tahiyyat» derlemesi, St. Petersburg Üniversitesi
Melek Delilbaşı, Zachariadou'nun Trade and Crusade kitabının tanıtımı — Belleten 48 (1984)
AYASULUK — TDV İslâm Ansiklopedisi
Slave Sales from Crete and Cyprus — Medieval Slavery
Being a Greek captive in the medieval Mediterranean — Edinburgh University Press
Greek captives and Mediterranean slavery (tez) — Edinburgh Research Archive
The Forgotten Slave Raids on Medieval Greece — Greek Reporter
Venetian slave trade ve Balkan slave trade — Wikipedia
L. Pubblici, Altın Orda'nın kalbinde köle ticareti — DergiPark
Y. Spyropoulos, Kandiye'nin siyahları üzerine — IMS-FORTH
Black Cretans and 1922 — Neos Kosmos (Ferguson ve Papadakis'e dayanarak)
Koum Kapi — Chania Tourism
Despite the Fear: Emancipation Trajectories in Libya, 1890–1930 — Cambridge
Prohibition of the Black Slave Trade (1857), Anglo-Ottoman Convention of 1880, Kanunname of 1889 — Wikipedia
UK–Turkey treaties: 25 Ocak 1880 sözleşmesi — UK Parliament
Afro-Türkler Cumhuriyet'le Kölelikten Kurtuldu Ama Ayrımcılık Sürüyor — Bianet
Mustafa Olpak ve Afro-Turks — Wikipedia
Afro Turks – In History's Blind Spot — Renk Magazin
Ege'nin renkli simaları: Afro-Türkler — CNN Türk / AA
Afro-Turks speak of life in Anatolia — Hürriyet Daily News
Afro-Türklerin Tarihte Kalan Dana Bayramı — Bianet (Tarih Vakfı sözlü tarih projesi)
Afro-Turks of İzmir and Dana Bayramı — Travel Noire
Mustafa Olpak: Afrika Uyanışının Türk Öncüsü — İstanbul Aydın Üniversitesi AFRİKAM
A. Sarıbey Haykıran, 19. yüzyılda Aydın Vilayeti — Türk Tarih Kurumu
Doğanyurt, Çine ve Çine — Wikipedia
Alabanda Ören Yeri — Kültür ve Turizm Bakanlığı
C. T. Newton, Leake'in Alabanda'yı "Arab Hissar"a yerleştirmesi — Heidelberg Üniversitesi Dijital Kütüphanesi
Charles Fellows, "Arab Hissa, Ancient Alabanda" — Heidelberg Üniversitesi Dijital Kütüphanesi
Gertrude Bell'in 19 Nisan 1907 günlüğü — Newcastle Üniversitesi, Gertrude Bell Arşivi
S. Faroqhi, African Slaves in Sixteenth-Century Ottoman Anatolia — Kanûnî Sultan Süleyman ve Dönemi (İHÜ Yayınları, 2020)
MENTEŞE — TDV İslâm Ansiklopedisi
Menteşeoğulları — Küre Ansiklopedi
Female Slaves' Names, 16th-Century Istanbul — Issendai
Osmanlı Kıbrıs'ında köleler ve azatlılar — Belleten
From Crete to Aydın: The Long Shadow of the Slave Trade in the Mediterranean

Oct 12, 2026 · @Murat IGCIOGLU
Two faces of an island
Crete stands like a bridge in the middle of the Mediterranean: the Aegean and Anatolia to the north, the Libyan coast to the south, the Greek peninsula to the west. This position brought the island wealth. The same position also made it, for two and a half thousand years, one of the busiest stops of the trade in human beings.
The direction of the slave road changed from age to age. In antiquity, people kidnapped by pirates from the Aegean coasts were sold on Crete. In the Middle Ages, captives brought from the Black Sea changed hands in Candia; in the last Ottoman century, Africans who had set out from south of the Sahara were carried from Benghazi to Crete.
This essay follows that road. Its most familiar stop for us lies somewhere unexpected: on the Maeander plain, in Aydın.
Antiquity: slaves carved in stone
The oldest detailed record of slavery on Crete is the Gortyn Code, dated to around 450 BC. Discovered in 1884 in the bed of a drained mill-race at the village of Agioi Deka, it is the largest ancient Greek legal text to survive. The code draws the line between free and slave through family law.
Its rules sound strange today. If a slave man goes to a free woman's house and marries her, the children are free; if a free woman goes to a slave, the children are slaves. The code also contains clauses restricting the sale of slaves. The ancient writer Athenaeus describes two kinds of slave on Crete: urban slaves bought with money, and rural slaves who were former inhabitants subjugated in war.
In the Hellenistic age Crete became a stronghold of piracy. Because of the profits of its slave markets, the waters around the island were known as the "Golden Sea". An Athenian inscription tells how, in the 3rd century BC, the Aetolian pirate Boukris took people kidnapped from Attic villages to Crete to sell them; the captives were freed by a Cretan named Eumaridas from Kydonia, today's Chania.
The great showcase of the region, however, was Delos. The geographer Strabo writes that up to ten thousand slaves could be sold there in a single day; even if exaggerated, the figure conveys the market's scale. Piracy's stranglehold on eastern Mediterranean trade spurred Rome into action, and Crete became a Roman province in 67 BC.
The Emirate of Crete: city of the moat (820s–961)
In the 820s a group of Arabs exiled from al-Andalus landed on the island and, wresting Crete from Byzantium, founded an emirate there. Their capital was Khandaq, from the Arabic word for "moat"; the Greeks called it Chandax, the Venetians Candia, the Ottomans Kandiye. It is today's Heraklion.
For about 135 years the emirate was one of Byzantium's toughest rivals. Fleets sailing from Chandax plundered Euboea, Lesbos and the coasts of the Peloponnese; booty and captives came back to the harbour. When Leo of Tripoli sacked Thessaloniki in 904, he sold part of his captives in the markets of Chandax.
Yet the picture is not one of plunder alone. Some historians stress that much of the emirate's wealth came from trade and agriculture, and that most captives were held for ransom and prisoner exchange rather than sale. In 961 Byzantium, under Nikephoros Phokas, besieged and took Chandax and ended the emirate.
Venetian Candia: the first link with Aydın (1211–1669)
The first slave link between Crete and Aydın was forged five hundred years before the Africans, and in the opposite direction: from the Anatolian coast to Crete. As the beyliks were born in western Anatolia in the early 14th century, Turkish raiders took Greek Orthodox captives from the Aegean islands. They kept some for themselves and sold others to Venetian, Genoese and Catalan merchants.
Venice left its relations with the beyliks of Menteşe and Aydın directly to the dukes of Candia on Crete. Envoys went out from Candia, and consuls were appointed to the beyliks' ports: Menteşe's Balat (ancient Miletus, near today's Didim) and the Aydınids' Ayasuluk (today's Selçuk). On 9 March 1337 a trade treaty was signed between Hızır Bey of Aydın and Giovanni Sanudo, Duke of Candia; it was renewed in 1353.
According to Zachariadou's study, which first published these treaties, captives headed the list of the beyliks' exports, followed by grain, beeswax, horses, hides, carpets and alum. In a notarial deed from Candia dated 1301, a man named Hemanuel Vergici sells to another resident of the city a woman named Anna whom he had recently bought from the Turks. A record made on Crete in 1306 notes the manumission of a captive named Iohannes Glafchyrno.
In the second half of the century the market changed face. According to notarial records, about three quarters of slave sales on Crete in the 1360s involved Orthodox Christians; by the century's end the share had fallen to thirty per cent. Their place was taken by Tatars, Circassians and Russians whom Venice brought from Tana on the Sea of Azov and from Crimea.
In this period Crete was a transit hub: captives from the Black Sea were shipped on to southern Europe, those from the Balkans to Spain or Egypt. During their Balkan conquests the Ottomans, too, sold Greek and Bulgarian captives to Italian merchants in the market of Candia. The same island was also a refuge for Greeks fleeing the Ottoman advance; this contradiction runs through the whole history of Venetian Crete.
Ottoman Crete: from the Sahara to Chania
The Ottomans took Chania in 1645; Candia fell in 1669 after a long siege. This time a slave road opened to the island from the south, from Africa. Crete became a port of call for ships in the Ottoman slave trade between Africa, Europe and the Middle East.
Africans were brought to the island as slaves, household servants, soldiers or wives. Their presence goes back a long way: three 18th-century Ottoman documents show that the central administration treated the Black people of Candia as a separate community defined by skin colour and held them collectively responsible.
The road's African gateway was Benghazi. Caravans from the Sahel crossed the Sahara to the Libyan coast, and from there people were carried north by boat to Crete. This trafficking of human beings to the Libyan shore continued, despite official bans, until the late 1920s.
Travellers' notes show the human face of this road. F. W. Sieber, who saw a ship arrive in Chania in 1817, writes that nearly fifty Africans were on board, landed and sold one by one as household servants. The Englishman John Bowring estimated the number of Africans on the island at around 2,000 in 1840.
The road did not run only through Libya. The family of the Afro-Turkish writer Mustafa Olpak was kidnapped by slave traders around Kenya in the 1880s and, after a long journey by land and sea, brought to Crete and sold to a wealthy Ottoman family. According to Olpak, slaves were still being traded on the island in those years, in small, rickety boats.
A ban on paper, a neighbourhood on the sand
From the mid-19th century, under British pressure, the Ottoman Empire banned the slave trade step by step. The firman of 1857 banned the African slave trade but was never enforced in practice. The Anglo-Ottoman convention signed on 25 January 1880 gave the British the right to search suspected slave ships in Ottoman waters; the Kanunname of 1889 followed.
On Crete, the face of this struggle was the British consuls. In 1858 the consul in Chania wrote that the island's entire Black population regarded him as their best friend and protector. In 1885 another consul described a community so large that he proposed settling Africans freed at sea with their compatriots already living in Chania.
The freed and the dock workers settled on the empty beach in front of the Sand Gate (Koum Kapi) at the eastern end of Chania's walls, and built their own shelters. In 1886 an English traveller described a village at the foot of the fortress made of small, flat-roofed houses with a mosque in the middle. The painter Edward Lear had found these clustered houses odd but pretty in 1864.
The islanders called them "Halikoutes". According to one account the name came from the call of Arabic-speaking porters meaning "put the box down". These people, who worked as porters, butchers and day labourers, were poor; in parts of Crete the word is still used disparagingly for someone shabbily dressed.
The African Cretans were Muslims, but they kept their own traditions. They maintained the "zar" or "bori" ritual of spirit possession and trance dancing, and celebrated saints' festivals with drums, dancing and African dishes. Let us remember this detail: the same drums would be heard a few decades later in the streets of İzmir.
In the 1890s, as Christian Cretans demanded union with Greece, the Africans were identified with the Muslim side because of their religion. One of the demands of the Christians of Chania was the expulsion of the Africans and a ban on new immigrants from Africa. Ottoman officials, in a letter to the British consul, argued that the Africans had been born here, were fellow citizens and held the same civil rights.
In 1898 Crete became autonomous. In 1901, on the orders of a Christian official, the African quarter of Chania was demolished and its houses set on fire. The Africans demonstrated in front of the assembly, appealed to the European consuls and prepared to write to the Sultan; no one lifted a finger.
Migration: Greek-speaking "Turks"
After their quarter was burned, the African Cretans gradually began to leave the island. Most crossed to the opposite shore to look for work around İzmir. There too they met a similar tension between Christians and Muslims.
The real rupture came in 1923. The population exchange agreed at Lausanne was based on religion; as Muslims, the African Cretans were counted as "Turks". Yet for most of them Greek was their only language. Between 1923 and 1926 they too were removed from the island.
The Afro-Turks of Ayvalık say their ancestors came from Crete speaking Greek and learned Turkish later. Mustafa Olpak's family was among them. According to Olpak, in 1923 the family was still serving a Muslim Cretan family in a kind of bondage; on the eve of departure their master sold a woman of the family to a household in Istanbul.
The family was eventually freed and settled on Cunda island off Ayvalık, on land left empty by the departing Greeks. Mustafa Olpak was born in Ayvalık in 1953 into a family of Cretan immigrants. He worked as a marble mason, wrote his family's story and in 2006 founded the Africans' Culture and Solidarity Association in Ayvalık.
Those who stayed behind on Crete could be counted on the fingers of one hand. When the fisherman Salis Chelidonakis died in 1967 he was remembered as the last African Cretan; Nuriye Marmaraki, who sold nuts in the market, was the island's last African woman. The dock worker Ali Koko jumped from the deportation ship in 1926 and tried to swim ashore; he was caught and sent to Anatolia.
Life in their new homeland was not easy. They faced discrimination because they did not know Turkish and because of the colour of their skin. People called them "Arap", the word used for Black people since Ottoman times; "Arap bacı" (Black nanny) and "Arap kızı" (Black girl) are traces of that word left in the language.
The story reaches Aydın
First, a detail: in the 19th century "Aydın" was a far larger place than it is today. The Aydın Vilayet comprised the sanjaks of İzmir, Aydın, Saruhan (Manisa), Denizli and Menteşe (Muğla). Africans who crossed from Crete to İzmir were, by the map of the day, arriving in the Aydın Vilayet.
Nor were Africans' arrivals in western Anatolia limited to Crete. Those who came by the Ottoman Empire's other slave roads settled in the Dalaman, Maeander and Gediz valleys. Nineteenth-century records of İzmir mention African neighbourhoods such as Sabırtaşı, Dolapkuyu, Tamaşalık, İkiçeşmelik and Ballıkuyu.
The fertile plain of the Büyük Menderes needed farm labour. Afro-Turkish families living today in Söke and Germencik say their ancestors were brought from Sudan as agricultural workers in the 1800s, about two centuries ago. Their cuisine, their folk songs and their accent are thoroughly Aegean.
Hasan Biberci of Burunköy, nicknamed "Arap Hasan", puts it best himself: "We are from Aydın; I'm even more Aydın than an Aydın native." He talks of a white-skinned grandson and of his children marrying local people. Within two hundred years, the descendants of people brought from Africa have become one of the plain's most native families.
The drums of Chania lived on in İzmir as the Dana Bayramı, the Calf Festival. This spring festival, unique to İzmir's Black community, lasted three Fridays: in Dellal week the festival was announced, in Peştamal week donations were collected, and in the final week a decorated calf was paraded with music and sacrificed. It was led by community leaders called "godya", mostly elderly women.
The festival was banned in 1925 by the law closing the dervish lodges and had been completely forgotten by the 1960s. İzmir's Bayramyeri district takes its name from it. Mustafa Olpak's association brought it back onto the streets in the mid-2000s; today it has become a gathering of Afro-Turkish identity in İzmir.
Araphisar: a village inside Alabanda
Araphisar is the old name of Doğanyurt, 9 kilometres from Çine; the name still lives on in one of the village's neighbourhoods. The village was built right inside the ruins of Alabanda, one of the important cities of Caria. The city's name comes from the Carian words for "horse" and "race".
European travellers always called the village by this name. The British Colonel Leake placed the site of Alabanda at "Arab Hissar" in the 1820s. Charles Fellows describes a village of a few huts among the ruins, where the temple walls served as folds for calves.
When Gertrude Bell reached Arabhissar on 19 April 1907, she found a poor hamlet huddled around the great theatre. She spent the night in the house of Hajji Salih Effendi, who refused to take any money from her; there were storks on all the ruined walls. This Hajji Salih, as I will tell below, was my father's grandfather. Halil Edhem Bey had carried out the first excavation at Alabanda a year earlier.
Who was the "Arap"?
I found no written document explaining the origin of the village's name. But there is a strong clue: Ottoman scribes usually entered African slaves in the records as "Arap" (Arab). According to the historian Suraiya Faroqhi, since Arabs who were Muslims by birth could not be enslaved, an enslaved "Arab" in the records meant a Black person; people in Istanbul still called Black people "Arap" in the early 20th century.
Faroqhi adds two cautions: "Arab" could occasionally be a personal name, and in southern Anatolia there was a tribe called "Araplar". So the name alone is not proof. But the Black families of the village and the history of the region point in the same direction.
The history of the region says this: in 1576 landholders in the Aydın area sent a complaint to Istanbul. According to the entry in the Registers of Important Affairs (Mühimme), Black slaves and freedmen were organising a festival, using pressure when collecting money for it and threatening slaves who did not want to take part. Faroqhi sees in the document a significant number of Africans working the land, and suggests the festival may have resembled the Dana Bayramı of three centuries later.
Going further back, the link with Crete appears again. Çine lay in the lands of the Menteşe beylik; its lords Hızır and Mehmed had governed Çine. In Menteşe's treaties with the dukes of Candia, captives headed the list of exports, and the Çine valley was the road linking the beylik's interior to the north.
In the Republican era the village was renamed Doğanyurt. But Araphisar lives on, both in the name of the neighbourhood and in the memory of those who come from there.
One village, one family: the Mercans
This story has a personal thread for me. My grandfather Mustafa Fahri İğcioğlu was born in Aydın in 1904; his family belonged to the Koruklar clan from Isparta. He was appointed primary school teacher in Araphisar and there married my grandmother Emine.
Emine had been born in Çine in 1898 and lived until 1971. Mustafa Fahri and Emine had five sons: Ali Rıza, Nureddin, Nazım, Nevzat and Necmeddin. My father Nureddin was born in Çine on 9 April 1926.
My grandmother's father Salih was, according to the civil register, born in Araphisar in 1847, the son of Mehmet and Ayşe; he died on 1 April 1921. Her mother Hatice was also born in Araphisar: she came into the world in 1842 as the daughter of Hüseyin and Hatice, and died on 8 May 1909. The 1 July birth dates in the registers are a standard placeholder used when the day of birth was unknown.
The children of Salih and Hatice were Emine, Ahmet, Mehmet, Emir Ayşe and Kezban. Family ties in the village intertwined: Zennure, the daughter of my father's uncle Ahmet Mercan, married my uncle Nazım.
My grandmother's father Salih and his sibling were Black; so was my grandmother. In the family it is told that my father's grandfather was a freed slave. The civil register, however, shows Salih as the child of named parents in Araphisar; the trace of slavery should perhaps be sought one generation further back, in the generation of Mehmet and Ayşe.
Bell's host
The Hajji Salih Effendi who hosted Gertrude Bell on 19 April 1907 was my father's grandfather Salih; there was no other Hajji Salih in the village in those years. Salih was 60 at the time; Bell calling him "a charming old Turk" fits that age. Bell never mentions the colour of his skin.
The title "Hajji" shows that Salih had made the pilgrimage to Mecca, and "Effendi" that he held a respected place in the village. He had a guest house in his compound; he fed a foreign woman, her men and her horses and took no money in return. Bell's servant Fattuh only managed to leave a mecidiye coin for his children; one of those children was perhaps my grandmother Emine, then nine years old.
A trace in a surname
My grandmother's family surname also carries a clue. Mercan ("coral") was one of the names given to people taken as slaves in the Ottoman Empire: it appears among the names of slave women in 16th-century Istanbul court records. In the records of Ottoman Cyprus one also finds a freed tradesman named "Mercan ibn Abdullah".
"Ibn Abdullah", "son of Abdullah", was a formulaic patronymic written for slaves and freedmen whose fathers were unknown and who had converted to Islam. Most people taken as slaves received a new name on entering a Muslim household; women in particular were often given flower and ornament names such as Yasemin (jasmine) and Mercan.
Salih died in 1921, thirteen years before the Surname Law, so he never bore a surname himself. The surname "Mercan" was borne by his sons Ahmet and Mehmet. In 1934 families often took an ancestor's name or nickname as their surname; Mercan may be the memory of a name an ancestor bore as a slave. But Mercan could just as well have been an ordinary name; this is not proof, but a strong clue.
Verifying with documents
The family story can be tied to documents. Places to look:
Civil registers: Salih's parents appear as Mehmet and Ayşe, Hatice's as Hüseyin and Hatice. To go back a generation, the records of these four people should be traced.
Ottoman population and temettuat (income) registers, 1830s–1840s: Since Salih was born in 1847, his father Mehmet should appear among the household heads of the village of Araphisar in these registers. They can be searched at Turkey's Presidential State Archives; household heads' nicknames such as "Arap" or "azatlı" (freed) may show up there.
Sharia court registers: The records of the Aydın and Çine courts contain deeds of manumission, sales and probate records.
Oral history: Interviews with the elders of Doğanyurt and the knowledge gathered by the Africans' Culture and Solidarity Association.
Faroqhi's article: "Black Slaves and Freedmen Celebrating (Aydın, 1576)", Turcica 21-23 (1991), points the way to the region's earliest records.
Closing: the direction of the road

In the top row, in the 14th century, captives are carried from the Aydın coast to the market of Candia; in the bottom row, in the 19th century, Africans reach İzmir via Crete, and some go directly to the Maeander plain.
The only thing that never changed in Crete's slave history was the island's position; what changed was the direction of the road. In the 14th century captives were carried from the Aydın coast to Candia. Six centuries later, the descendants of the Africans driven out of Chania made their homes in İzmir, in Ayvalık and on the Maeander plain.
For a long time this story went untold on both shores. On Crete, all that remained of the Africans was a disparaging word; today there are cafés on the beach at Koum Kapi. In Turkey, the past of the Afro-Turks waited in the blind spot of official historiography.
Mustafa Olpak begins his book like this: "The first generation lives it, the second denies it, the third researches it." Today the research falls to the descendants of those who stepped off those rickety boats, in Söke, in Germencik, in Ayvalık. My own family's road also passes through a point on this map: Araphisar, among the stones of Alabanda.
Sources
The Law Code of Gortyn, c. 450 BCE — Fordham Ancient History Sourcebook
H. J. Roby, The Twelve Tables of Gortyn — Harvard Ames Foundation
Ancient Mediterranean piracy and Boukris — Wikipedia
What was slavery like in ancient Greece? — History Skills
Emirate of Crete — Wikipedia
On the slave trade in the Emirate of Crete — «Tahiyyat» collection, St Petersburg University
Melek Delilbaşı, review of Zachariadou's Trade and Crusade — Belleten 48 (1984)
AYASULUK — TDV Encyclopaedia of Islam
Slave Sales from Crete and Cyprus — Medieval Slavery
Being a Greek captive in the medieval Mediterranean — Edinburgh University Press
Greek captives and Mediterranean slavery (thesis) — Edinburgh Research Archive
The Forgotten Slave Raids on Medieval Greece — Greek Reporter
Venetian slave trade and Balkan slave trade — Wikipedia
L. Pubblici, the slave trade in the heart of the Golden Horde — DergiPark
Y. Spyropoulos, on the Black people of Candia — IMS-FORTH
Black Cretans and 1922 — Neos Kosmos (drawing on Ferguson and Papadakis)
Koum Kapi — Chania Tourism
Despite the Fear: Emancipation Trajectories in Libya, 1890–1930 — Cambridge
Prohibition of the Black Slave Trade (1857), Anglo-Ottoman Convention of 1880, Kanunname of 1889 — Wikipedia
UK–Turkey treaties: the convention of 25 January 1880 — UK Parliament
Afro-Türkler Cumhuriyet'le Kölelikten Kurtuldu Ama Ayrımcılık Sürüyor — Bianet
Mustafa Olpak and Afro-Turks — Wikipedia
Afro Turks – In History's Blind Spot — Renk Magazin
Ege'nin renkli simaları: Afro-Türkler — CNN Türk / AA
Afro-Turks speak of life in Anatolia — Hürriyet Daily News
Afro-Türklerin Tarihte Kalan Dana Bayramı — Bianet (History Foundation oral history project)
Afro-Turks of İzmir and Dana Bayramı — Travel Noire
Mustafa Olpak: Afrika Uyanışının Türk Öncüsü — İstanbul Aydın University AFRİKAM
A. Sarıbey Haykıran, the Aydın Vilayet in the 19th century — Turkish Historical Society
Doğanyurt, Çine and Çine — Wikipedia
Alabanda Archaeological Site — Ministry of Culture and Tourism
C. T. Newton, on Leake placing Alabanda at "Arab Hissar" — Heidelberg University Digital Library
Charles Fellows, "Arab Hissa, Ancient Alabanda" — Heidelberg University Digital Library
Gertrude Bell's diary, 19 April 1907 — Newcastle University, Gertrude Bell Archive
S. Faroqhi, African Slaves in Sixteenth-Century Ottoman Anatolia — Kanûnî Sultan Süleyman ve Dönemi (İHÜ, 2020)
MENTEŞE — TDV Encyclopaedia of Islam
Menteşeoğulları — Küre Ansiklopedi
Female Slaves' Names, 16th-Century Istanbul — Issendai
Slaves and freedmen in Ottoman Cyprus — Belleten
Από την Κρήτη στο Αϊδίνι: Η μακριά σκιά του δουλεμπορίου στη Μεσόγειο

Oct 12, 2026 · @Murat IGCIOGLU
Τα δύο πρόσωπα ενός νησιού
Η Κρήτη στέκεται σαν γέφυρα στη μέση της Μεσογείου: βόρεια το Αιγαίο και η Μικρά Ασία, νότια οι ακτές της Λιβύης, δυτικά η ελληνική χερσόνησος. Αυτή η θέση έφερε στο νησί πλούτο. Η ίδια θέση το έκανε επίσης, επί δυόμισι χιλιάδες χρόνια, έναν από τους πιο πολυσύχναστους σταθμούς του εμπορίου ανθρώπων.
Η κατεύθυνση του δρόμου των σκλάβων άλλαζε από εποχή σε εποχή. Στην αρχαιότητα, άνθρωποι που άρπαζαν οι πειρατές από τις ακτές του Αιγαίου πουλιούνταν στην Κρήτη. Τον Μεσαίωνα, αιχμάλωτοι από τη Μαύρη Θάλασσα άλλαζαν χέρια στον Χάνδακα· τον τελευταίο οθωμανικό αιώνα, Αφρικανοί που είχαν ξεκινήσει από τα νότια της Σαχάρας μεταφέρονταν από τη Βεγγάζη στην Κρήτη.
Αυτό το κείμενο ακολουθεί εκείνον τον δρόμο. Ο πιο οικείος για εμάς σταθμός του βρίσκεται σε ένα απρόσμενο μέρος: στην πεδιάδα του Μαιάνδρου, στο Αϊδίνι.
Αρχαιότητα: δούλοι χαραγμένοι στην πέτρα
Η αρχαιότερη λεπτομερής καταγραφή της δουλείας στην Κρήτη είναι ο Νόμος της Γόρτυνας, που χρονολογείται γύρω στο 450 π.Χ. Η επιγραφή αυτή, που ήρθε στο φως το 1884 στην κοίτη ενός αποξηραμένου αυλακιού μύλου στο χωριό Άγιοι Δέκα, είναι το μεγαλύτερο αρχαίο ελληνικό νομικό κείμενο που σώζεται. Ο νόμος χαράζει το όριο ανάμεσα στον ελεύθερο και τον δούλο μέσα από το οικογενειακό δίκαιο.
Οι κανόνες του μοιάζουν σήμερα παράξενοι. Αν ένας δούλος πάει στο σπίτι μιας ελεύθερης γυναίκας και την παντρευτεί, τα παιδιά είναι ελεύθερα· αν η ελεύθερη γυναίκα πάει στον δούλο, τα παιδιά γίνονται δούλοι. Ο νόμος περιέχει και διατάξεις που περιορίζουν την πώληση δούλων. Ο αρχαίος συγγραφέας Αθήναιος περιγράφει δύο είδη δούλων στην Κρήτη: τους δούλους της πόλης, που αγοράζονταν με χρήματα, και τους δούλους της υπαίθρου, παλαιούς κατοίκους που είχαν υποδουλωθεί στον πόλεμο.
Στα ελληνιστικά χρόνια η Κρήτη έγινε φρούριο της πειρατείας. Τα νερά γύρω από το νησί ονομάζονταν «Χρυσή Θάλασσα» εξαιτίας των κερδών των σκλαβοπάζαρων. Μια αθηναϊκή επιγραφή αφηγείται πώς τον 3ο αιώνα π.Χ. ο Αιτωλός πειρατής Βούκρις μετέφερε στην Κρήτη ανθρώπους που είχε αρπάξει από χωριά της Αττικής, για να τους πουλήσει· τους αιχμαλώτους ελευθέρωσε ένας Κρητικός ονόματι Ευμαρίδας από την Κυδωνία, τα σημερινά Χανιά.
Η μεγάλη βιτρίνα της περιοχής όμως ήταν η Δήλος. Ο γεωγράφος Στράβων γράφει ότι εκεί μπορούσαν να πουληθούν έως και δέκα χιλιάδες δούλοι σε μία μέρα· ακόμη κι αν ο αριθμός είναι υπερβολικός, δείχνει το μέγεθος της αγοράς. Η ασφυξία που προκαλούσε η πειρατεία στο εμπόριο της ανατολικής Μεσογείου κινητοποίησε τη Ρώμη, και η Κρήτη έγινε ρωμαϊκή επαρχία το 67 π.Χ.
Το Εμιράτο της Κρήτης: η πόλη της τάφρου (δεκαετία του 820–961)
Τη δεκαετία του 820 μια ομάδα Αράβων εξόριστων από την Ανδαλουσία αποβιβάστηκε στο νησί και, αποσπώντας την Κρήτη από το Βυζάντιο, ίδρυσε εκεί εμιράτο. Πρωτεύουσά τους ήταν το Χαντάκ, από την αραβική λέξη για την «τάφρο»· οι Έλληνες το είπαν Χάνδακα, οι Βενετοί Κάντια, οι Οθωμανοί Κάντιγιε. Είναι το σημερινό Ηράκλειο.
Για περίπου 135 χρόνια το εμιράτο ήταν ένας από τους σκληρότερους αντιπάλους του Βυζαντίου. Στόλοι που ξεκινούσαν από τον Χάνδακα λεηλατούσαν την Εύβοια, τη Λέσβο και τις ακτές της Πελοποννήσου· λάφυρα και αιχμάλωτοι επέστρεφαν στο λιμάνι. Όταν ο Λέων ο Τριπολίτης λεηλάτησε τη Θεσσαλονίκη το 904, πούλησε μέρος των αιχμαλώτων του στις αγορές του Χάνδακα.
Ωστόσο η εικόνα δεν είναι μόνο λεηλασία. Ορισμένοι ιστορικοί τονίζουν ότι μεγάλο μέρος του πλούτου του εμιράτου προερχόταν από το εμπόριο και τη γεωργία, και ότι οι περισσότεροι αιχμάλωτοι κρατούνταν για λύτρα και ανταλλαγές παρά για πώληση. Το 961 το Βυζάντιο, με επικεφαλής τον Νικηφόρο Φωκά, πολιόρκησε και κατέλαβε τον Χάνδακα, βάζοντας τέλος στο εμιράτο.
Η βενετική Κάντια: ο πρώτος δεσμός με το Αϊδίνι (1211–1669)
Ο πρώτος δεσμός δουλεμπορίου ανάμεσα στην Κρήτη και το Αϊδίνι δημιουργήθηκε πεντακόσια χρόνια πριν από τους Αφρικανούς, και με την αντίθετη κατεύθυνση: από τις μικρασιατικές ακτές προς την Κρήτη. Καθώς στις αρχές του 14ου αιώνα γεννιούνταν τα τουρκικά εμιράτα (μπεηλίκια) της δυτικής Μικράς Ασίας, Τούρκοι επιδρομείς έπαιρναν ορθόδοξους Έλληνες αιχμαλώτους από τα νησιά του Αιγαίου. Άλλους τους κρατούσαν οι ίδιοι και άλλους τους πουλούσαν σε Βενετούς, Γενουάτες και Καταλανούς εμπόρους.
Η Βενετία ανέθεσε τις σχέσεις με τα εμιράτα του Μεντεσέ και του Αϊδινίου απευθείας στους δούκες της Κάντιας στην Κρήτη. Πρέσβεις ξεκινούσαν από την Κάντια και πρόξενοι διορίζονταν στα λιμάνια των εμιράτων: στο Μπαλάτ του Μεντεσέ (την αρχαία Μίλητο, κοντά στα σημερινά Δίδυμα) και στο Αγιασολούκ του εμιράτου του Αϊδινίου (τη σημερινή Σελτσούκ, δίπλα στην Έφεσο). Στις 9 Μαρτίου 1337 υπογράφηκε εμπορική συνθήκη ανάμεσα στον Χιζίρ Μπέη του Αϊδινίου και τον δούκα της Κάντιας Τζοβάνι Σανούδο· ανανεώθηκε το 1353.
Σύμφωνα με τη μελέτη της Ζαχαριάδου, που δημοσίευσε πρώτη αυτές τις συνθήκες, οι αιχμάλωτοι βρίσκονταν στην κορυφή των εξαγωγών των εμιράτων, και ακολουθούσαν σιτηρά, κερί, άλογα, δέρματα, χαλιά και στυπτηρία. Σε μια συμβολαιογραφική πράξη της Κάντιας του 1301, κάποιος Hemanuel Vergici πουλά σε άλλον κάτοικο της πόλης μια γυναίκα ονόματι Άννα, που είχε αγοράσει λίγο νωρίτερα από τους Τούρκους. Μια πράξη του 1306, επίσης από την Κρήτη, καταγράφει την απελευθέρωση ενός αιχμαλώτου ονόματι Iohannes Glafchyrno.
Στο δεύτερο μισό του αιώνα η αγορά άλλαξε πρόσωπο. Σύμφωνα με τις συμβολαιογραφικές πράξεις, τη δεκαετία του 1360 περίπου τα τρία τέταρτα των πωλήσεων δούλων στην Κρήτη αφορούσαν ορθόδοξους χριστιανούς· στο τέλος του αιώνα το ποσοστό είχε πέσει στο τριάντα τοις εκατό. Τη θέση τους πήραν Τάταροι, Κιρκάσιοι και Ρώσοι, που έφερνε η Βενετία από την Τάνα στην Αζοφική Θάλασσα και από την Κριμαία.
Η Κρήτη ήταν τότε κόμβος διαμετακόμισης: οι αιχμάλωτοι από τη Μαύρη Θάλασσα στέλνονταν από εδώ στη νότια Ευρώπη, εκείνοι από τα Βαλκάνια στην Ισπανία ή την Αίγυπτο. Κατά τις κατακτήσεις τους στα Βαλκάνια, και οι Οθωμανοί πουλούσαν Έλληνες και Βούλγαρους αιχμαλώτους σε Ιταλούς εμπόρους στην αγορά της Κάντιας. Το ίδιο νησί υπήρξε και καταφύγιο για τους Έλληνες που έφευγαν μπροστά στην οθωμανική προέλαση· αυτή η αντίφαση διαπερνά ολόκληρη την ιστορία της βενετικής Κρήτης.
Η οθωμανική Κρήτη: από τη Σαχάρα στα Χανιά
Οι Οθωμανοί κατέλαβαν τα Χανιά το 1645· ο Χάνδακας έπεσε το 1669 ύστερα από μακρά πολιορκία. Αυτή τη φορά άνοιξε προς το νησί ένας δρόμος σκλάβων από τον νότο, από την Αφρική. Η Κρήτη έγινε λιμάνι προσέγγισης για τα πλοία του οθωμανικού δουλεμπορίου ανάμεσα στην Αφρική, την Ευρώπη και τη Μέση Ανατολή.
Οι Αφρικανοί έρχονταν στο νησί ως δούλοι, οικιακοί υπηρέτες, στρατιώτες ή σύζυγοι. Η παρουσία τους είναι παλιά: τρία οθωμανικά έγγραφα του 18ου αιώνα δείχνουν ότι η κεντρική διοίκηση θεωρούσε τους μαύρους του Χάνδακα ξεχωριστή κοινότητα, οριζόμενη από το χρώμα του δέρματος, και τους επέβαλλε συλλογική ευθύνη.
Η αφρικανική πύλη του δρόμου ήταν η Βεγγάζη. Καραβάνια από τη ζώνη του Σαχέλ διέσχιζαν τη Σαχάρα ως τις λιβυκές ακτές, κι από εκεί οι άνθρωποι μεταφέρονταν με βάρκες βόρεια, στην Κρήτη. Αυτή η διακίνηση ανθρώπων προς τις λιβυκές ακτές συνεχίστηκε, παρά τις επίσημες απαγορεύσεις, ως τα τέλη της δεκαετίας του 1920.
Οι σημειώσεις των περιηγητών δείχνουν το ανθρώπινο πρόσωπο αυτού του δρόμου. Ο F. W. Sieber, που είδε ένα πλοίο να φτάνει στα Χανιά το 1817, γράφει ότι επέβαιναν σχεδόν πενήντα Αφρικανοί, που αποβιβάστηκαν και πουλήθηκαν ένας ένας ως οικιακοί υπηρέτες. Ο Άγγλος John Bowring υπολόγιζε το 1840 τους Αφρικανούς του νησιού γύρω στις 2.000.
Ο δρόμος δεν περνούσε μόνο από τη Λιβύη. Η οικογένεια του Αφροτούρκου συγγραφέα Μουσταφά Ολπάκ απήχθη από δουλεμπόρους στην περιοχή της Κένυας τη δεκαετία του 1880 και, ύστερα από μακρύ ταξίδι από ξηρά και θάλασσα, μεταφέρθηκε στην Κρήτη και πουλήθηκε σε εύπορη οθωμανική οικογένεια. Κατά τον Ολπάκ, εκείνα τα χρόνια στο νησί γινόταν ακόμη δουλεμπόριο με μικρές, σαραβαλιασμένες βάρκες.
Μια απαγόρευση στο χαρτί, μια γειτονιά στην άμμο
Από τα μέσα του 19ου αιώνα, υπό βρετανική πίεση, η Οθωμανική Αυτοκρατορία απαγόρευσε βήμα βήμα το δουλεμπόριο. Το φιρμάνι του 1857 απαγόρευσε το αφρικανικό δουλεμπόριο, αλλά δεν εφαρμόστηκε ποτέ στην πράξη. Η αγγλο-οθωμανική σύμβαση της 25ης Ιανουαρίου 1880 έδωσε στους Βρετανούς το δικαίωμα να ερευνούν ύποπτα δουλεμπορικά πλοία στα οθωμανικά ύδατα· ακολούθησε ο νόμος (κανουνναμέ) του 1889.
Στην Κρήτη, το πρόσωπο αυτού του αγώνα ήταν οι Βρετανοί πρόξενοι. Το 1858 ο πρόξενος στα Χανιά έγραφε ότι ολόκληρος ο μαύρος πληθυσμός του νησιού τον θεωρούσε τον καλύτερο φίλο και προστάτη του. Το 1885 ένας άλλος πρόξενος περιέγραφε μια κοινότητα τόσο μεγάλη, ώστε πρότεινε οι Αφρικανοί που απελευθερώνονταν στη θάλασσα να εγκαθίστανται κοντά στους συμπατριώτες τους που ζούσαν ήδη στα Χανιά.
Οι απελεύθεροι και οι εργάτες του λιμανιού εγκαταστάθηκαν στην άδεια παραλία μπροστά στην Πύλη της Άμμου (Κουμ Καπί), στο ανατολικό άκρο των τειχών των Χανίων, και έχτισαν μόνοι τους τα καταλύματά τους. Το 1886 μια Αγγλίδα περιηγήτρια περιγράφει ένα χωριό στους πρόποδες του φρουρίου από μικρά σπίτια με επίπεδες στέγες και ένα τζαμί στη μέση. Ο ζωγράφος Έντουαρντ Λιρ είχε βρει το 1864 αυτά τα συνωστισμένα σπίτια παράξενα αλλά όμορφα.
Οι ντόπιοι τους ονόμαζαν «Χαλικούτες». Κατά μία εκδοχή, το όνομα προήλθε από τη φωνή των αραβόφωνων χαμάληδων που σήμαινε «κατέβασε το κιβώτιο». Αυτοί οι άνθρωποι, που δούλευαν ως χαμάληδες, χασάπηδες και μεροκαματιάρηδες, ήταν φτωχοί· σε ορισμένες περιοχές της Κρήτης η λέξη χρησιμοποιείται ακόμη υποτιμητικά για κάποιον κακοντυμένο.
Οι Αφρικανοί της Κρήτης ήταν μουσουλμάνοι, αλλά διατήρησαν τις δικές τους παραδόσεις. Συνέχισαν την τελετουργία «ζαρ» ή «μπόρι», που βασιζόταν στην κατοχή από πνεύματα και στον εκστατικό χορό, και γιόρταζαν τις γιορτές των αγίων με τύμπανα, χορό και αφρικανικά φαγητά. Ας κρατήσουμε αυτή τη λεπτομέρεια: τα ίδια τύμπανα θα ακούγονταν λίγες δεκαετίες αργότερα στους δρόμους της Σμύρνης.
Τη δεκαετία του 1890, καθώς οι χριστιανοί Κρητικοί ζητούσαν την ένωση με την Ελλάδα, οι Αφρικανοί ταυτίστηκαν λόγω θρησκείας με τη μουσουλμανική πλευρά. Ένα από τα αιτήματα των χριστιανών των Χανίων ήταν η εκδίωξη των Αφρικανών και η απαγόρευση νέων μεταναστών από την Αφρική. Οι οθωμανικές αρχές, σε επιστολή προς τον Βρετανό πρόξενο, υποστήριξαν ότι οι Αφρικανοί είχαν γεννηθεί εδώ, ήταν συμπολίτες και είχαν τα ίδια αστικά δικαιώματα.
Το 1898 η Κρήτη απέκτησε αυτονομία. Το 1901, με εντολή ενός χριστιανού αξιωματούχου, η αφρικανική γειτονιά των Χανίων κατεδαφίστηκε και τα σπίτια πυρπολήθηκαν. Οι Αφρικανοί διαδήλωσαν μπροστά στη Βουλή, προσέφυγαν στους Ευρωπαίους προξένους και ετοιμάστηκαν να γράψουν στον σουλτάνο· κανείς δεν κούνησε το δαχτυλάκι του.
Μετανάστευση: ελληνόφωνοι «Τούρκοι»
Μετά τον εμπρησμό της γειτονιάς τους, οι Αφρικανοί της Κρήτης άρχισαν σιγά σιγά να εγκαταλείπουν το νησί. Οι περισσότεροι πέρασαν στην απέναντι ακτή, για να βρουν δουλειά γύρω από τη Σμύρνη. Κι εκεί συνάντησαν μια παρόμοια ένταση ανάμεσα σε χριστιανούς και μουσουλμάνους.
Η μεγάλη ρήξη ήρθε το 1923. Η ανταλλαγή πληθυσμών που συμφωνήθηκε στη Λωζάνη βασιζόταν στη θρησκεία· ως μουσουλμάνοι, οι Αφρικανοί της Κρήτης λογαριάστηκαν «Τούρκοι». Όμως για τους περισσότερους η μόνη τους γλώσσα ήταν τα ελληνικά. Ανάμεσα στο 1923 και το 1926 απομακρύνθηκαν κι αυτοί από το νησί.
Οι Αφροτούρκοι του Αϊβαλιού λένε ότι οι πρόγονοί τους ήρθαν από την Κρήτη μιλώντας ελληνικά και έμαθαν τουρκικά αργότερα. Ανάμεσά τους ήταν και η οικογένεια του Μουσταφά Ολπάκ. Σύμφωνα με τον Ολπάκ, το 1923 η οικογένεια υπηρετούσε ακόμη μια μουσουλμανική κρητική οικογένεια σε καθεστώς εξάρτησης· την παραμονή της αναχώρησης, ο αφέντης πούλησε μια γυναίκα της οικογένειας σε ένα σπίτι της Κωνσταντινούπολης.
Η οικογένεια τελικά ελευθερώθηκε και εγκαταστάθηκε στο Μοσχονήσι (Τζούντα) του Αϊβαλιού, σε γη που είχαν αφήσει άδεια οι Έλληνες. Ο Μουσταφά Ολπάκ γεννήθηκε το 1953 στο Αϊβαλί, σε οικογένεια Κρητικών προσφύγων. Δούλεψε ως μαρμαράς, έγραψε την ιστορία της οικογένειάς του και το 2006 ίδρυσε στο Αϊβαλί τον Σύλλογο Πολιτισμού και Αλληλεγγύης των Αφρικανών.
Όσοι έμειναν πίσω στην Κρήτη μετριούνταν στα δάχτυλα του ενός χεριού. Όταν πέθανε το 1967 ο ψαράς Σάλης Χελιδονάκης, μνημονεύτηκε ως ο τελευταίος Αφρικανός της Κρήτης· η Νουριγιέ Μαρμαράκη, που πουλούσε ξηρούς καρπούς στην αγορά, ήταν η τελευταία Αφρικανή του νησιού. Ο λιμενεργάτης Αλή Κόκο πήδηξε το 1926 από το πλοίο της απέλασης και προσπάθησε να κολυμπήσει ως την ακτή· πιάστηκε και στάλθηκε στη Μικρά Ασία.
Η ζωή στη νέα τους πατρίδα δεν ήταν εύκολη. Αντιμετώπισαν διακρίσεις επειδή δεν ήξεραν τουρκικά και λόγω του χρώματος του δέρματός τους. Ο κόσμος τους έλεγε «Αράπ», τη λέξη που χρησιμοποιούνταν για τους μαύρους από την οθωμανική εποχή (όπως ο «αράπης» στα ελληνικά)· τα «Αράπ μπατζί» (μαύρη νταντά) και «Αράπ κιζί» (μαύρο κορίτσι) είναι ίχνη αυτής της λέξης που έμειναν στη γλώσσα.
Η ιστορία φτάνει στο Αϊδίνι
Πρώτα μια λεπτομέρεια: τον 19ο αιώνα το «Αϊδίνι» ήταν πολύ μεγαλύτερος τόπος απ' ό,τι σήμερα. Το βιλαέτι του Αϊδινίου περιλάμβανε τα σαντζάκια της Σμύρνης, του Αϊδινίου, του Σαρουχάν (Μαγνησία), του Ντενιζλί και του Μεντεσέ (Μούγλα). Οι Αφρικανοί που περνούσαν από την Κρήτη στη Σμύρνη έφταναν, με τον χάρτη της εποχής, στο βιλαέτι του Αϊδινίου.
Η άφιξη των Αφρικανών στη δυτική Μικρά Ασία δεν περιοριζόταν άλλωστε στην Κρήτη. Όσοι έρχονταν από άλλους οθωμανικούς δρόμους δουλεμπορίου εγκαταστάθηκαν στις κοιλάδες του Νταλαμάν, του Μαιάνδρου και του Έρμου. Στα αρχεία της Σμύρνης του 19ου αιώνα αναφέρονται αφρικανικές γειτονιές όπως το Σαμπιρτασί, το Ντολαπκουγιού, το Ταμασαλίκ, το Ικιτσεσμελίκ και το Μπαλλίκουγιου.
Η εύφορη πεδιάδα του Μαιάνδρου χρειαζόταν αγροτικά χέρια. Αφροτουρκικές οικογένειες που ζουν σήμερα στα Σώκια και στο Γερμεντζίκ λένε ότι οι πρόγονοί τους ήρθαν από το Σουδάν ως αγρεργάτες τον 19ο αιώνα, πριν από περίπου δύο αιώνες. Η κουζίνα τους, τα τραγούδια τους και η προφορά τους είναι ολότελα αιγαιοπελαγίτικα.
Ο Χασάν Μπιμπέρτζι από το Μπουρούνκιοϊ, με το παρατσούκλι «Αράπ Χασάν», το λέει καλύτερα απ' όλους: «Είμαστε Αϊδινιώτες· εγώ είμαι πιο Αϊδινιώτης κι από έναν Αϊδινιώτη.» Μιλά για έναν λευκό εγγονό του και για τα παιδιά του που παντρεύτηκαν ντόπιους. Μέσα σε διακόσια χρόνια, οι απόγονοι ανθρώπων που ήρθαν από την Αφρική έγιναν από τις πιο ντόπιες οικογένειες της πεδιάδας.
Τα τύμπανα των Χανίων συνέχισαν να ζουν στη Σμύρνη ως Ντανά Μπαϊραμί, η «Γιορτή του Μοσχαριού». Αυτή η ανοιξιάτικη γιορτή, μοναδική για τους μαύρους της Σμύρνης, κρατούσε τρεις Παρασκευές: την εβδομάδα Ντελλάλ αναγγελλόταν η γιορτή, την εβδομάδα Πεστεμάλ μαζεύονταν προσφορές, και την τελευταία εβδομάδα ένα στολισμένο μοσχάρι περιφερόταν με μουσική και θυσιαζόταν. Επικεφαλής ήταν ηγέτιδες της κοινότητας που λέγονταν «γκόντια», συνήθως ηλικιωμένες γυναίκες.
Η γιορτή απαγορεύτηκε το 1925 με τον νόμο που έκλεισε τους τεκέδες των δερβίσηδων και είχε ξεχαστεί εντελώς ως τη δεκαετία του 1960. Η συνοικία Μπαϊραμγερί της Σμύρνης πήρε το όνομά της από αυτή τη γιορτή. Ο σύλλογος του Μουσταφά Ολπάκ την ξαναέβγαλε στους δρόμους στα μέσα της δεκαετίας του 2000· σήμερα έχει γίνει συνάντηση της αφροτουρκικής ταυτότητας στη Σμύρνη.
Αράπ Χισάρ: ένα χωριό μέσα στα Αλάβανδα
Αράπ Χισάρ (Araphisar) είναι το παλιό όνομα του Ντογάνγιουρτ, 9 χιλιόμετρα από το Τσινέ· το όνομα ζει ακόμη σε μια συνοικία του χωριού. Το χωριό χτίστηκε ακριβώς μέσα στα ερείπια των Αλαβάνδων, μιας από τις σημαντικές πόλεις της Καρίας. Το όνομα της πόλης προέρχεται από τις καρικές λέξεις για το «άλογο» και την «κούρσα».
Οι Ευρωπαίοι περιηγητές ανέφεραν πάντα το χωριό με αυτό το όνομα. Ο Βρετανός συνταγματάρχης Leake τοποθέτησε τη θέση των Αλαβάνδων στο «Arab Hissar» τη δεκαετία του 1820. Ο Charles Fellows περιγράφει ένα χωριό από λίγες καλύβες ανάμεσα σε ερείπια, όπου οι τοίχοι των ναών χρησίμευαν για μαντριά μοσχαριών.
Όταν η Gertrude Bell έφτασε στο Arabhissar στις 19 Απριλίου 1907, βρήκε έναν φτωχό οικισμό στριμωγμένο γύρω από το μεγάλο θέατρο. Πέρασε τη νύχτα στο σπίτι του Χατζή Σαλίχ Εφέντη, που αρνήθηκε να πάρει χρήματα· σε όλους τους γκρεμισμένους τοίχους υπήρχαν πελαργοί. Αυτός ο Χατζή Σαλίχ, όπως θα διηγηθώ παρακάτω, ήταν ο παππούς του πατέρα μου. Την πρώτη ανασκαφή στα Αλάβανδα την είχε κάνει έναν χρόνο νωρίτερα ο Χαλίλ Εντέμ Μπέης.
Ποιος ήταν ο «Αράπ»;
Δεν βρήκα γραπτό έγγραφο που να εξηγεί την προέλευση του ονόματος του χωριού. Υπάρχει όμως μια ισχυρή ένδειξη: οι Οθωμανοί γραφείς κατέγραφαν συνήθως τους Αφρικανούς δούλους ως «Αράπ» (Άραβες). Σύμφωνα με την ιστορικό Suraiya Faroqhi, επειδή οι εκ γενετής μουσουλμάνοι Άραβες δεν μπορούσαν να υποδουλωθούν, ο δούλος «Αράπ» των αρχείων σήμαινε μαύρος άνθρωπος· στην Κωνσταντινούπολη οι μαύροι αποκαλούνταν «Αράπ» ακόμη και στις αρχές του 20ού αιώνα.
Η Faroqhi προσθέτει δύο επιφυλάξεις: το «Αράπ» μπορούσε σπάνια να είναι προσωπικό όνομα, και στη νότια Μικρά Ασία υπήρχε μια φυλή με το όνομα «Αραπλάρ». Άρα το όνομα από μόνο του δεν αποτελεί απόδειξη. Όμως οι μαύρες οικογένειες του χωριού και η ιστορία της περιοχής δείχνουν προς την ίδια κατεύθυνση.
Η ιστορία της περιοχής λέει το εξής: το 1576 γαιοκτήμονες της περιοχής του Αϊδινίου έστειλαν μια καταγγελία στην Κωνσταντινούπολη. Σύμφωνα με την εγγραφή στα Κατάστιχα Σημαντικών Υποθέσεων (Mühimme), μαύροι δούλοι και απελεύθεροι οργάνωναν μια γιορτή, ασκούσαν πίεση όταν μάζευαν χρήματα γι' αυτήν και απειλούσαν τους δούλους που δεν ήθελαν να συμμετάσχουν. Η Faroqhi βλέπει στο έγγραφο σημαντικό αριθμό Αφρικανών που δούλευαν τη γη και θεωρεί ότι η γιορτή ίσως έμοιαζε με την Ντανά Μπαϊραμί τρεις αιώνες αργότερα.
Πηγαίνοντας ακόμη πιο πίσω, ο δεσμός με την Κρήτη ξαναφαίνεται. Το Τσινέ ανήκε στα εδάφη του εμιράτου του Μεντεσέ· οι ηγεμόνες του Χιζίρ και Μεχμέτ είχαν κυβερνήσει το Τσινέ. Στις συνθήκες του Μεντεσέ με τους δούκες της Κάντιας, οι αιχμάλωτοι ήταν στην κορυφή των εξαγωγών, και η κοιλάδα του Τσινέ ήταν ο δρόμος που ένωνε το εσωτερικό του εμιράτου με τον βορρά.
Στα χρόνια της Τουρκικής Δημοκρατίας το χωριό μετονομάστηκε σε Ντογάνγιουρτ. Όμως το Αράπ Χισάρ συνεχίζει να ζει, στο όνομα της συνοικίας και στη μνήμη όσων κατάγονται από εκεί.
Ένα χωριό, μια οικογένεια: οι Μερτζάν
Αυτή η ιστορία έχει για μένα και ένα προσωπικό νήμα. Ο παππούς μου Μουσταφά Φαχρί Ιγτζίογλου (Mustafa Fahri İğcioğlu) γεννήθηκε στο Αϊδίνι το 1904· η οικογένειά του ανήκε στη γενιά των Κορουκλάρ από την Ισπάρτα. Διορίστηκε δάσκαλος δημοτικού στο Αράπ Χισάρ και εκεί παντρεύτηκε τη γιαγιά μου, την Εμινέ.
Η Εμινέ είχε γεννηθεί στο Τσινέ το 1898 και έζησε ως το 1971. Ο Μουσταφά Φαχρί και η Εμινέ απέκτησαν πέντε γιους: τον Αλή Ριζά, τον Νουρεντίν, τον Ναζίμ, τον Νεβζάτ και τον Νετζμεντίν. Ο πατέρας μου, ο Νουρεντίν, γεννήθηκε στο Τσινέ στις 9 Απριλίου 1926.
Ο πατέρας της γιαγιάς μου, ο Σαλίχ, σύμφωνα με τα ληξιαρχικά μητρώα γεννήθηκε το 1847 στο Αράπ Χισάρ, γιος του Μεχμέτ και της Αϊσέ· πέθανε την 1η Απριλίου 1921. Η μητέρα της, η Χατιτζέ, γεννήθηκε κι αυτή στο Αράπ Χισάρ: ήρθε στον κόσμο το 1842 ως κόρη του Χουσεΐν και της Χατιτζέ και πέθανε στις 8 Μαΐου 1909. Οι ημερομηνίες γέννησης «1η Ιουλίου» στα μητρώα είναι τυποποιημένες ημερομηνίες που γράφονταν όταν η ημέρα γέννησης ήταν άγνωστη.
Τα παιδιά του Σαλίχ και της Χατιτζέ ήταν η Εμινέ, ο Αχμέτ, ο Μεχμέτ, η Εμίρ Αϊσέ και η Κεζμπάν. Οι οικογενειακοί δεσμοί στο χωριό πλέχτηκαν μεταξύ τους: η Ζεννουρέ, κόρη του θείου του πατέρα μου Αχμέτ Μερτζάν, παντρεύτηκε τον θείο μου τον Ναζίμ.
Ο πατέρας της γιαγιάς μου ο Σαλίχ και το αδέλφι του ήταν μαύροι· το ίδιο και η γιαγιά μου. Στην οικογένεια λέγεται ότι ο παππούς του πατέρα μου ήταν απελεύθερος δούλος. Τα μητρώα όμως δείχνουν τον Σαλίχ ως παιδί γονέων με γνωστά ονόματα στο Αράπ Χισάρ· το ίχνος της δουλείας ίσως πρέπει να αναζητηθεί μία γενιά πιο πίσω, στη γενιά του Μεχμέτ και της Αϊσέ.
Ο οικοδεσπότης της Bell
Ο Χατζή Σαλίχ Εφέντης που φιλοξένησε την Gertrude Bell στις 19 Απριλίου 1907 ήταν ο παππούς του πατέρα μου, ο Σαλίχ· δεν υπήρχε άλλος Χατζή Σαλίχ στο χωριό εκείνα τα χρόνια. Ο Σαλίχ ήταν τότε 60 χρονών· το ότι η Bell τον αποκαλεί «γοητευτικό ηλικιωμένο Τούρκο» ταιριάζει με αυτή την ηλικία. Η Bell δεν αναφέρει πουθενά το χρώμα του δέρματός του.
Ο τίτλος «Χατζής» δείχνει ότι ο Σαλίχ είχε κάνει το προσκύνημα στη Μέκκα, και το «Εφέντης» ότι είχε σεβαστή θέση στο χωριό. Στην αυλή του είχε έναν ξενώνα· τάισε μια ξένη γυναίκα, τους ανθρώπους και τα άλογά της χωρίς να πάρει χρήματα. Ο βοηθός της Bell, ο Φατούχ, κατάφερε μόνο να αφήσει ένα μετζίτι για τα παιδιά του· ένα από αυτά τα παιδιά ήταν ίσως η εννιάχρονη τότε γιαγιά μου, η Εμινέ.
Ένα ίχνος σε ένα επώνυμο
Το επώνυμο της οικογένειας της γιαγιάς μου κρύβει επίσης μια ένδειξη. Το Μερτζάν (Mercan, «κοράλλι») ήταν από τα ονόματα που δίνονταν σε ανθρώπους που υποδουλώνονταν στην Οθωμανική Αυτοκρατορία: εμφανίζεται ανάμεσα στα ονόματα σκλάβων γυναικών στα αρχεία των δικαστηρίων της Κωνσταντινούπολης του 16ου αιώνα. Στα αρχεία της οθωμανικής Κύπρου συναντάμε επίσης έναν απελεύθερο έμπορο με το όνομα «Μερτζάν ιμπν Αμπντουλλάχ».
Το «ιμπν Αμπντουλλάχ», δηλαδή «γιος του Αμπντουλλάχ», ήταν τυποποιημένο πατρώνυμο που γραφόταν για δούλους και απελεύθερους με άγνωστο πατέρα που είχαν ασπαστεί το Ισλάμ. Οι περισσότεροι άνθρωποι που υποδουλώνονταν έπαιρναν νέο όνομα μπαίνοντας σε μουσουλμανικό σπίτι· ιδίως στις γυναίκες δίνονταν συχνά ονόματα λουλουδιών και στολιδιών, όπως Γιασεμίν (γιασεμί) και Μερτζάν.
Ο Σαλίχ πέθανε το 1921, δεκατρία χρόνια πριν από τον Νόμο περί Επωνύμων· ο ίδιος δεν έφερε ποτέ επώνυμο. Το επώνυμο «Μερτζάν» το έφεραν οι γιοι του, ο Αχμέτ και ο Μεχμέτ. Το 1934 οι οικογένειες συχνά έπαιρναν ως επώνυμο το όνομα ή το παρατσούκλι κάποιου προγόνου· το Μερτζάν μπορεί να είναι η μνήμη ενός ονόματος που έφερε ένας πρόγονος ως δούλος. Όμως μπορεί εξίσου να ήταν ένα συνηθισμένο όνομα· δεν είναι απόδειξη, αλλά ισχυρή ένδειξη.
Επαλήθευση με έγγραφα
Η οικογενειακή αφήγηση μπορεί να συνδεθεί με έγγραφα. Πού αξίζει να ψάξει κανείς:
Ληξιαρχικά μητρώα: Οι γονείς του Σαλίχ εμφανίζονται ως Μεχμέτ και Αϊσέ, της Χατιτζέ ως Χουσεΐν και Χατιτζέ. Για να πάμε μία γενιά πίσω, πρέπει να αναζητηθούν τα αρχεία αυτών των τεσσάρων προσώπων.
Οθωμανικά απογραφικά και φορολογικά κατάστιχα (temettuat), δεκαετίες 1830–1840: Αφού ο Σαλίχ γεννήθηκε το 1847, ο πατέρας του ο Μεχμέτ πρέπει να εμφανίζεται ανάμεσα στους αρχηγούς νοικοκυριών του χωριού Αράπ Χισάρ σε αυτά τα κατάστιχα. Μπορούν να αναζητηθούν στα Κρατικά Αρχεία της Προεδρίας της Τουρκίας· εκεί ενδέχεται να φαίνονται παρατσούκλια όπως «Αράπ» ή «απελεύθερος» (azatlı).
Κατάστιχα ιεροδικείων: Τα αρχεία των ιεροδικείων του Αϊδινίου και του Τσινέ περιέχουν πράξεις απελευθέρωσης, πωλήσεων και κληρονομιών.
Προφορική ιστορία: Συνεντεύξεις με τους ηλικιωμένους του Ντογάνγιουρτ και η γνώση που έχει συγκεντρώσει ο Σύλλογος Πολιτισμού και Αλληλεγγύης των Αφρικανών.
Το άρθρο της Faroqhi: «Black Slaves and Freedmen Celebrating (Aydın, 1576)», Turcica 21-23 (1991), δείχνει τον δρόμο προς τα παλαιότερα αρχεία της περιοχής.
Επίλογος: η κατεύθυνση του δρόμου

Στην πάνω σειρά, τον 14ο αιώνα, αιχμάλωτοι μεταφέρονται από τις ακτές του Αϊδινίου στην αγορά του Χάνδακα· στην κάτω σειρά, τον 19ο αιώνα, Αφρικανοί φτάνουν μέσω Κρήτης στη Σμύρνη, και κάποιοι απευθείας στην πεδιάδα του Μαιάνδρου.
Το μόνο που δεν άλλαξε ποτέ στην ιστορία της δουλείας στην Κρήτη ήταν η θέση του νησιού· αυτό που άλλαξε ήταν η κατεύθυνση του δρόμου. Τον 14ο αιώνα αιχμάλωτοι μεταφέρονταν από τις ακτές του Αϊδινίου στον Χάνδακα. Έξι αιώνες αργότερα, οι απόγονοι των Αφρικανών που διώχτηκαν από τα Χανιά έφτιαξαν τα σπίτια τους στη Σμύρνη, στο Αϊβαλί και στην πεδιάδα του Μαιάνδρου.
Για πολύ καιρό αυτή η ιστορία δεν ειπώθηκε σε καμία από τις δύο ακτές. Στην Κρήτη, από τους Αφρικανούς έμεινε μόνο μια υποτιμητική λέξη· στην παραλία του Κουμ Καπί σήμερα υπάρχουν καφέ. Στην Τουρκία, το παρελθόν των Αφροτούρκων περίμενε στο τυφλό σημείο της επίσημης ιστοριογραφίας.
Ο Μουσταφά Ολπάκ ξεκινά το βιβλίο του έτσι: «Η πρώτη γενιά το ζει, η δεύτερη το αρνείται, η τρίτη το ερευνά.» Σήμερα σειρά να ερευνήσουν έχουν οι απόγονοι εκείνων που κατέβηκαν από τις σαραβαλιασμένες βάρκες, στα Σώκια, στο Γερμεντζίκ, στο Αϊβαλί. Και ο δρόμος της δικής μου οικογένειας περνά από ένα σημείο αυτού του χάρτη: το Αράπ Χισάρ, ανάμεσα στις πέτρες των Αλαβάνδων.
Πηγές
The Law Code of Gortyn, c. 450 BCE — Fordham Ancient History Sourcebook
H. J. Roby, The Twelve Tables of Gortyn — Harvard Ames Foundation
Ancient Mediterranean piracy και Boukris — Wikipedia
What was slavery like in ancient Greece? — History Skills
Emirate of Crete — Wikipedia
Για το δουλεμπόριο στο Εμιράτο της Κρήτης — συλλογή «Tahiyyat», Πανεπιστήμιο Αγίας Πετρούπολης
Melek Delilbaşı, βιβλιοκρισία του Trade and Crusade της Ζαχαριάδου — Belleten 48 (1984)
AYASULUK — Εγκυκλοπαίδεια του Ισλάμ TDV
Slave Sales from Crete and Cyprus — Medieval Slavery
Being a Greek captive in the medieval Mediterranean — Edinburgh University Press
Έλληνες αιχμάλωτοι και μεσογειακή δουλεία (διατριβή) — Edinburgh Research Archive
The Forgotten Slave Raids on Medieval Greece — Greek Reporter
Venetian slave trade και Balkan slave trade — Wikipedia
L. Pubblici, το δουλεμπόριο στην καρδιά της Χρυσής Ορδής — DergiPark
Black Cretans and 1922 — Νέος Κόσμος (με βάση τους Ferguson και Παπαδάκη)
Koum Kapi — Chania Tourism
Despite the Fear: Emancipation Trajectories in Libya, 1890–1930 — Cambridge
Prohibition of the Black Slave Trade (1857), Anglo-Ottoman Convention of 1880, Kanunname of 1889 — Wikipedia
Συνθήκες Ηνωμένου Βασιλείου–Τουρκίας: η σύμβαση της 25ης Ιανουαρίου 1880 — UK Parliament
Afro-Türkler Cumhuriyet'le Kölelikten Kurtuldu Ama Ayrımcılık Sürüyor — Bianet
Mustafa Olpak και Afro-Turks — Wikipedia
Afro Turks – In History's Blind Spot — Renk Magazin
Ege'nin renkli simaları: Afro-Türkler — CNN Türk / AA
Afro-Turks speak of life in Anatolia — Hürriyet Daily News
Afro-Türklerin Tarihte Kalan Dana Bayramı — Bianet (πρόγραμμα προφορικής ιστορίας του Ιδρύματος Ιστορίας)
Afro-Turks of İzmir and Dana Bayramı — Travel Noire
Mustafa Olpak: Afrika Uyanışının Türk Öncüsü — Πανεπιστήμιο İstanbul Aydın, AFRİKAM
A. Sarıbey Haykıran, το βιλαέτι του Αϊδινίου τον 19ο αιώνα — Τουρκική Ιστορική Εταιρεία
Doğanyurt, Çine και Çine — Wikipedia
Αρχαιολογικός χώρος Αλαβάνδων — Υπουργείο Πολιτισμού και Τουρισμού της Τουρκίας
C. T. Newton, για την ταύτιση των Αλαβάνδων από τον Leake με το «Arab Hissar» — Ψηφιακή Βιβλιοθήκη Πανεπιστημίου Χαϊδελβέργης
Charles Fellows, «Arab Hissa, Ancient Alabanda» — Ψηφιακή Βιβλιοθήκη Πανεπιστημίου Χαϊδελβέργης
Το ημερολόγιο της Gertrude Bell, 19 Απριλίου 1907 — Πανεπιστήμιο του Νιουκάστλ, Αρχείο Gertrude Bell
S. Faroqhi, African Slaves in Sixteenth-Century Ottoman Anatolia — Kanûnî Sultan Süleyman ve Dönemi (İHÜ, 2020)
MENTEŞE — Εγκυκλοπαίδεια του Ισλάμ TDV
Menteşeoğulları — Küre Ansiklopedi
Female Slaves' Names, 16th-Century Istanbul — Issendai
Δούλοι και απελεύθεροι στην οθωμανική Κύπρο — Belleten


Comments