top of page
Search

Akdeniz'den İzlanda'ya: Korsanlar, Esirler ve 1627'nin Hafızası

Writer: Murat Igcioglu
Murat Igcioglu
8 hours ago
9 min read

Oct 12, 2026 · @Murat IGCIOGLU

Reykjavik'teki kilisenin hikâyesi

Reykjavik'in silüetine hâkim Hallgrímskirkja'yı gezenlerin çoğu, adını aldığı şairin eşinin bir zamanlar Cezayir'de köle olduğunu bilmez. Guðríður Símonardóttir, 1627 yazında Vestmannaeyjar adalarından kaçırılan yaklaşık 240 kişiden biriydi. Yaklaşık on yıl esir kaldı; Danimarka Kralı IV. Christian'ın ödediği fidyeyle kurtulan birkaç kişiden biri oldu, küçük oğlu ise Cezayir'de kaldı.

Dönüş yolunda Kopenhag'da, kurtarılan esirlere unuttukları dinlerini ve dillerini yeniden öğretmekle görevli genç bir ilahiyat öğrencisiyle tanıştı: Hallgrímur Pétursson. Evlendiler; Hallgrímur, İzlanda'nın en sevilen ilahi şairi oldu. Guðríður'a ise memleketinde bir lakap takıldı: "Tyrkja-Gudda", yani Türk Gudda.

İzlandalılar bu olayı bugün de "Tyrkjaránið" diye anar: Türk kaçırmaları. Oysa korsanların büyük kısmı Türk değildi; Cezayirli, Faslı ve hatta Hollandalı dönmelerdi. Bu yazı şu soruyla başlıyor: Akdeniz'in güneyinden kalkan gemiler nasıl oldu da Kuzey Atlantik'in ortasındaki bir adaya kadar gitti, ve bu hikâyede "Türk" adı neden hâlâ yaşıyor?

Dünyada korsanlık: denizcilik kadar eski

Korsanlık, denizde mal taşınmaya başladığı gün doğdu ve hiçbir zaman tam olarak bitmedi. Değişen, kimin korsan sayıldığı ve kimin himayesinde çalıştığıydı.

  • Antik çağ: Akdeniz'de korsanlık Tunç Çağı'ndan beri biliniyor. Roma döneminde Kilikya (bugünkü Mersin–Antalya kıyıları) korsanları o kadar güçlendi ki genç Julius Caesar bile onlara esir düştü. MÖ 67'de Pompeius'a olağanüstü yetki verildi ve Akdeniz birkaç ayda temizlendi.

  • Ortaçağ: 8. yüzyılın sonundan itibaren Vikingler Kuzey Avrupa kıyılarını yağmaladı ve köle topladı. Akdeniz'de Arap, Bizans ve İtalyan gemileri birbirine karşı aynı işi yaptı.

  • Erken modern çağ: 16. yüzyılda Akdeniz, Osmanlı'ya bağlı Kuzey Afrika korsanları ile Malta ve Toskana şövalyeleri arasında bölündü. Atlantik'te İngiliz, Fransız ve Hollandalı kaptanlar İspanyol hazine gemilerini avladı.

  • "Altın Çağ" (yaklaşık 1650–1730): Karayipler'in Kara Sakal'ları, Henry Morgan'ları bu dönemin ürünü. Popüler kültürdeki korsan imgesi büyük ölçüde bu 80 yıldan geliyor.

  • Resmi sonu: Devletlerin korsana ruhsat vermesi 1856 Paris Deklarasyonu ile yasaklandı. Kuzey Afrika'daki büyük korsan üsleri ise ondan önce, 1830'da Fransa'nın Cezayir'i işgaliyle kapanmıştı.

Bugün korsanlık hâlâ var: Somali açıkları, Gine Körfezi ve Malakka Boğazı'nda gemi kaçırma ve fidye olayları sürüyor. Ama artık hiçbir devlet bunu açıkça himaye etmiyor; aradaki en büyük fark da bu.

Korsan mı, kaptan mı?

Bu hikâyeyi anlamanın anahtarı tek bir kâğıt parçası: himaye belgesi. İngilizcede iki ayrı kelime var; "pirate" kimseye bağlı olmayan haydut, "privateer" ise devletten ruhsat almış özel savaş gemisi. Türkçedeki "korsan" kelimesi İtalyanca "corsaro"dan geliyor ve aslında ikinci anlamı taşıyor: düşman gemisine karşı izinli akın.

Ruhsatlı korsanın kuralları vardı. Yalnızca savaş hâlindeki devletin gemilerine saldırır, ganimetin bir payını devlete verir, yakalanırsa idam edilmez, savaş esiri muamelesi görürdü. Ruhsat elinden alındığı an aynı adam, aynı gemiyle, bir gecede haydut olurdu.

Kuzey Afrika'nın Osmanlı'ya bağlı limanlarında bu düzenin adı gazaydı. Cezayir'de reisler bir lonca gibi örgütlenmişti; ganimetten ve esirlerden belirli bir pay devlete ayrılırdı. Barış antlaşması imzalamış devletlerin gemileri dokunulmazdı, imzalamamış olanlar meşru av sayılırdı. Avrupa devletlerinin yüzyıllar boyunca Cezayir'e haraç ödemesinin nedeni de buydu: antlaşma, ticaret gemisinin sigortasıydı.

Osmanlı korsanlığı: bir dilekçeyle başlayan ortaklık

Osmanlı donanması daha kuruluş yıllarında korsan reislerden beslendi. II. Bayezid döneminde donanmanın başına geçen Kemal Reis (Piri Reis'in amcası) kariyerine Ege'de korsan olarak başlamıştı. Ama korsanlığın bir devlet kurumuna dönüşmesi, Midillili iki kardeşin bir dilekçesiyle oldu.

Oruç ve Hızır Reis 16. yüzyılın başında Tunus ve Cerbe'den İspanyol ve İtalyan gemilerine akın yapan bağımsız kaptanlardı. 1516'da İspanyollara karşı yardıma çağrıldıkları Cezayir'i ele geçirdiler. Bir yıl sonra Oruç, kendi ilan ettiği sultanlığı bırakıp şehri Yavuz Sultan Selim'e sundu. Oruç 1518'de Tlemsen'de İspanyollarla savaşırken öldü; yalnız kalan Hızır, padişahın himayesine sığındı.

Yavuz'un cevabı net oldu: 1519'da Cezayir'e 2.000 yeniçeri, top ve para gönderildi, Hızır beylerbeyi yapıldı. Böylece serbest bir korsan, Osmanlı'nın batıdaki valisi oldu. Kanuni 1533'te onu İstanbul'a çağırıp Kaptan-ı Derya yaptı; 1538 Preveze zaferi bu ortaklığın en parlak anıdır.

Barbaros'un 1546'daki ölümünden sonra Cezayir'de yönetim yeniçerilere geçti, ama korsan reislerin loncası (taife-i reisan) güçlü kaldı. Bu model Trablusgarp (1551) ve Tunus'a (1574) da taşındı. Osmanlı kaynaklarında bu üç eyalet Garp Ocakları diye anılır. Merkeze bağlılıkları zamanla sembolikleşse de Cezayir 1830'a, Tunus 1881'e, Trablusgarp 1911'e kadar Osmanlı dünyasının parçası sayıldı.

Ruhsatı elinden alınan Avrupalılar: "Türk olmak"

On yedinci yüzyılın başında Avrupa'da iki barış, binlerce denizciyi bir gecede işsiz bıraktı. İngiltere tahta çıkan I. James ile İspanya'ya karşı savaşı 1604'te bitirdi; Hollanda ile İspanya 1609'da On İki Yıl Ateşkesi'ni imzaladı. Dün İspanyol gemisi yağmalamak vatanseverlikti, bugün idamlık suç.

Bu adamların bir kısmı yeni bir ruhsat aradı ve onu Kuzey Afrika'da buldu. Burada küçük ama önemli bir düzeltme gerekiyor: izni doğrudan İstanbul'daki padişah değil, onun adına Tunus, Cezayir ve Trablus'u yöneten dayılar ve paşalar veriyordu. Avrupalı kaptan limanı, gemiyi ve satış pazarını; yerel yönetim de payını alıyordu. Çoğu zaman pakete din değiştirmek de dahildi. İngilizler buna "turning Turk", yani Türk olmak diyordu.

Üç örnek bu dönemi özetliyor:

  • John Ward (Yusuf Reis): Kent'li eski bir balıkçı ve donanma eri. Barıştan sonra korsanlığa devam etti, 1606'da Tunus'un hâkimi Osman Dayı ile anlaşıp orayı üs edindi. Kral James'ten af istedi; Venedik gemilerine verdiği zarar yüzünden reddedildi. Müslüman oldu ve 1622'de Tunus'ta öldü.

  • Simon Danseker: Dordrecht'li bir Hollandalı. Cezayirlilere kürekli kadırga yerine okyanusa açılabilen yelkenli gemi kullanmayı öğrettiği kabul edilir. Bu teknik değişim olmasa korsanlar Atlantik'e, dolayısıyla İzlanda'ya hiç ulaşamazdı.

  • Jan Janszoon (Murat Reis): 1600'den itibaren Haarlem'den, devlet ruhsatıyla İspanyol gemilerine saldıran bir Hollandalı kaptan. 1618'de Kanarya açıklarında esir düşüp Cezayir'e götürüldü, orada Müslüman oldu. Sonra Fas'taki Sale'ye geçti, oradaki korsan cumhuriyetinin reisi oldu. İzlanda baskınının bir kanadını ve 1631'de İrlanda'da Baltimore köyünün yağmasını o yönetti.

Yani Akdeniz'in "Türk korsanı" denen figürü, hatırı sayılır ölçüde Hollandalı, İngiliz, İtalyan ve Korsikalı dönmelerden oluşuyordu. Bu da bizi en ünlüsüne, Kılıç Ali Paşa'ya getiriyor.

Kılıç Ali Paşa: kürek zincirinden Kaptan-ı Deryalığa

Tophane'de, Galataport'un birkaç adım ötesinde Mimar Sinan'ın yaptığı bir cami var. Önünden geçen binlerce turistin çoğu, içinde yatan amiralin bir zamanlar kürek mahkûmu olduğunu bilmez. Kılıç Ali Paşa'nın hayatı, Akdeniz korsanlığının hem en uç hem en tipik örneği.

  • Esaret (1536): Calabria'nın Le Castella köyünde, Giovanni Dionigi Galeni adıyla bir denizcinin oğlu olarak doğdu. Babası onu din adamı yapmak istiyordu. Yaklaşık 17 yaşındayken Barbaros'un reislerinden Ali Ahmed'e esir düştü ve kadırgada kürek çekmeye başladı. 1538 Preveze Savaşı'nı bir kürek zincirinin ucunda yaşadı.

  • Dönme ve reis: Birkaç yıl içinde Müslüman oldu ve Turgut Reis'in filosuna katıldı. Lakabı "Uluç", Arapça kökenli bir kelimeyle "dönme" demekti. Sonraki yıllarda kendi doğduğu Sicilya, Calabria ve Napoli kıyılarına akınlar düzenledi.

  • Cezayir beylerbeyi (1568): Barbaros'un koltuğuna oturdu, 1570'te Tunus'u da aldı.

  • İnebahtı (1571): Osmanlı donanmasının ağır yenildiği savaşta sol kanadı yönetti. Andrea Doria'yı manevrayla atlatıp gemilerinin bir kısmını kurtardı ve Malta şövalyelerinin amiral gemisinin sancağını İstanbul'a getirdi. Felaketten itibarı artarak çıkan tek Osmanlı komutanı oydu.

  • Kaptan-ı Derya (1571–1587): II. Selim ona "Kılıç" adını verdi ve donanmanın başına getirdi. Sokollu Mehmed Paşa ile birlikte bir kış içinde yeni bir donanma inşa etti. 1574'te Tunus'u İspanyollardan geri aldı. 1587'de İstanbul'da öldü.

Cervantes, sol elini ömür boyu kullanamaz hâle geldiği İnebahtı'da onun karşısındaydı ve sonra beş yıl Cezayir'de esir kaldı. Don Kişot'taki esir hikâyesinde "El Uchalí" diye anılan kişi odur. Doğduğu köyde bugün bir heykeli var; köylüler, bir zamanlar kendi kıyılarını yağmalayan bu hemşehrilerini bugün gururla anıyor.

Esir ticareti: Akdeniz'in iki yakası

Kuzey Afrika korsanlığının asıl ekonomisi mal değil insandı. Amerikalı tarihçi Robert Davis, 1530–1780 arasında Cezayir, Tunus, Trablus ve Fas limanlarına bir ila 1,25 milyon Avrupalının esir olarak götürüldüğünü hesapladı. Yöntemi tartışmalı; kimi tarihçiler rakamı yüksek buluyor. Ama aynı araştırmaya göre 17. yüzyılın büyük bölümünde yalnızca İngiltere her yıl en az 400 denizcisini bu yolla kaybediyordu.

Esirler nereden geliyordu? Kısa cevap: gemilerin ulaşabildiği her kıyıdan.

Bölge

Örnekler

İtalya

Sicilya, Calabria, Napoli, Sardinya ve Liguria kıyıları; en çok esir veren bölge

İspanya ve Portekiz

Balear Adaları, Valensiya, Endülüs kıyıları; 1618'de Kanarya'daki Lanzarote

Fransa ve Korsika

Provence kıyıları ve Akdeniz'de yakalanan ticaret gemileri

Yunan adaları ve Malta

Venedik'e ve şövalyelere bağlı adalar

İngiltere ve İrlanda

Cornwall ve Devon köyleri; 1631'de İrlanda'da Baltimore

Hollanda, Almanya, Danimarka

Açık denizde yakalanan ticaret ve balıkçı gemilerinin tayfaları

Kuzey Atlantik

1627'de İzlanda, 1629'da Faroe Adaları'ndaki Suðuroy

Amerika

18. yüzyıl sonunda yakalanan ABD ticaret gemilerinin denizcileri

Esirlerin kaderi farklıydı. Erkeklerin çoğu kadırgalarda kürek çekti, taş ocaklarında ya da inşaatlarda çalıştı; geceleri "banyo" denen esir hanlarında kaldı. Kadınlar ve çocuklar evlere satıldı. Ama asıl kazanç fidyedeydi: Teslis ve Merced tarikatları gibi Katolik kuruluşlar ve devletler, yüzyıllar boyunca Cezayir'e fidye parası taşıdı. Din değiştiren esir ise bazen özgürlüğe, bazen de Kılıç Ali Paşa gibi zirveye ulaşabiliyordu.

Hikâyenin öbür yüzü de unutulmamalı. Malta şövalyeleri 1530'dan 1798'e kadar adayı Hristiyan Akdeniz'in en büyük köle pazarına çevirdi; satılanlar çoğunlukla Kuzey Afrikalılar ve "Türk" denen Müslümanlardı. Toskana'nın Aziz Stefan şövalyeleri Livorno'dan aynı işi yaptı. Davis'in sonraki çalışmasına göre bu dönemde Avrupa'da da bir milyonu aşkın Müslüman köleleştirildi. Akdeniz'de esaret tek yönlü değil, karşılıklı bir "inanç köleliği"ydi.

1627: İzlanda'ya kadar uzanan akın

1627 yazında Kuzey Afrika'dan kalkan korsanlar yaklaşık 5.000 kilometre yol alıp İzlanda'ya ulaştı, 50 kadar kişiyi öldürdü ve 400'e yakın kişiyi esir aldı. Bu, modern çağda İzlanda'ya yönelik can kaybına yol açan tek silahlı saldırı olarak kayıtlara geçti. Aslında ortada tek bir baskın değil, iki ayrı filo vardı.

Sale filosu (Haziran). Hollandalı dönme Jan Janszoon, yani Murat Reis komutasındaki gemiler 20 Haziran'da Grindavík balıkçı köyüne çıktı. 12–15 İzlandalı ile benzer sayıda Danimarkalı ve Hollandalı denizciyi aldı. Danimarka valisinin oturduğu Bessastaðir'e de saldırmak istediler ama kıyıdaki toplar ve toplanan köylüler yüzünden karaya çıkamadılar. Esirler Fas'taki Sale pazarında satıldı.

Cezayir filosu (Temmuz). Osmanlı'ya bağlı Cezayir'den gelen ikinci grup 5–13 Temmuz arasında doğu fiyortlarında 110 İzlandalıyı esir aldı. Sonra güneye inip 16 Temmuz'da Vestmannaeyjar adalarına ulaştı. Üç gün boyunca Heimaey adasında 234 kişiyi esir aldı, papazlardan biri dahil 34 kişiyi öldürdü, kiliseyi ve dükkânları yaktı.

Cezayir'de. Esirler önce bir hapishaneye kondu; şehrin yöneticisi kendine bazılarını seçti, kalanlar pazarda satıldı. Çoğu hastalıktan öldü. Çoğu genç, yüze yakın kişi Müslüman oldu. Esirlerden papaz Ólafur Egilsson fidye toplamak için serbest bırakıldı; altmışlı yaşlarında, yaya ve gemiyle Avrupa'yı geçip Kopenhag'a ulaştı ama para çok yavaş toplandı. İki kez fidye götürenler parayı ticarete harcayıp esirleri yüzüstü bıraktı.

Dönüş. İlk büyük fidye dokuz yıl sonra, 1636'da ödendi: 34 kişi kurtarıldı, 27'si İzlanda'ya varabildi. 1645'te sekiz kişi daha kurtarıldı. Toplamda yalnızca 50 kişi özgürlüğüne kavuştu. Guðríður'un döndüğünde kocasının ölmüş olduğunu öğrenmesi, bu dönüşlerin ne kadar buruk olduğunu anlatmaya yeter.

O dönemde İzlandalılar baskını, günahkâr yaşamlarına karşı Tanrı'nın verdiği bir ceza olarak yorumladı. Ólafur Egilsson'un kaleme aldığı yolculuk anısı ise olayın en önemli tanıklığı olarak bugün İngilizcede de okunabiliyor.

"Türk" kelimesi, İzlanda hafızası ve büyükelçilik

"Tyrkjaránið" kelimesindeki "rán" yağma, soygun demek; tam karşılığı "Türk yağması". Ama 17. yüzyıl Avrupa'sında "Türk" bir etnik ad değil, Akdeniz Müslümanlarının ortak adıydı; çünkü çoğu Osmanlı tebaasıydı. İzlanda'ya gelen gemilerin bir filosu Osmanlı'ya bağlı Cezayir'den geldi, ama komutanların ve tayfaların önemli kısmı Hollandalı, Faslı, Cezayirli ve dönmeydi. Yani etiket yarı yarıya doğru: bayrak Osmanlı'nın, yüzler başkalarının.

Kelime yine de İzlanda'da 400 yıldır yaşıyor. Guðríður'un hayatını anlatan bir roman İzlanda'da aylarca çok satanlar listesinde kaldı, Heimaey'de onun adına bir anıt duruyor. Ülke dışında neredeyse hiç bilinmeyen bu olay, İzlanda içinde hâlâ sık konuşulan bir ulusal yara.

Bu arada bizim tarafta yaygın bir efsaneyi de düzeltmek gerekiyor. Türk medyasında sık sık "İzlanda'da Türk öldürmek yakın zamana kadar yasaldı" deniyor. Bunun bilinen bir dayanağı yok. 400 yıl yürürlükte kalıp 2015'te sembolik olarak kaldırılan karar, 1615'te Batı Fiyortlar'da 32 Bask balina avcısının öldürülmesine yol açan bir şerif kararıydı. Hedefi Türkler değil Basklardı.

Büyükelçiliğe gelince: bu yazıyı planlarken "İzlanda'da hâlâ büyükelçiliğimiz yok" diye düşünüyordum. 2026'ya kadar bu doğruydu, ama sebebi 1627 değildi. İki ülke 1957'den beri diplomatik ilişki içinde. Türkiye'nin Oslo Büyükelçiliği İzlanda'ya, İzlanda'nın Kopenhag Büyükelçiliği de Türkiye'ye akrediteydi; Reykjavik'te yalnızca fahri konsolosluğumuz vardı. Yaklaşık 400 bin nüfuslu bir ülkeye pek çok devlet böyle komşu başkentlerden bakıyor.

Tablo 2026 yazında değişti. Dışişleri Bakanı Hakan Fidan 9 Haziran'da Kiev Büyükelçisi Mustafa Levent Bilgen'i Türkiye'nin ilk Reykjavik Büyükelçisi olarak açıkladı; atama 9 Ağustos'ta Resmi Gazete'de yürürlüğe girdi. Arka planda Ankara'daki NATO zirvesi ve Arktik'e artan ilgi var. İzlanda kararı memnuniyetle karşıladı, ancak Ankara'da karşılıklı bir büyükelçilik açma planı olmadığını da belirtti. Yani 1627'den 399 yıl sonra İzlanda'ya bir "Türk" daha gidiyor; bu sefer elinde güven mektubuyla.

Sonun başlangıcı: toplar, antlaşmalar, işgal

Osmanlı korsanlığının sonu tek bir tarihte değil, yaklaşık iki yüz yıla yayılan bir çözülmeyle geldi. 17. yüzyıldan itibaren Garp Ocakları İstanbul'dan giderek bağımsızlaştı, Avrupa devletleriyle kendi antlaşmalarını imzalamaya başladı. Korsanlık artık imparatorluk siyasetinin değil, yerel hazinelerin aracıydı.

  • Haraç dönemi (18. yüzyıl): Avrupa devletleri ve bağımsızlığını yeni kazanan ABD, gemilerini korumak için Cezayir, Tunus ve Trablus'a düzenli haraç ödedi.

  • Berberi Savaşları (1801–1805 ve 1815): ABD önce Trablus'la, sonra Cezayir'le savaştı ve haraç ödemeyi bıraktı.

  • Cezayir bombardımanı (1816): Napolyon Savaşları biter bitmez İngiliz–Hollanda donanması Lord Exmouth komutasında Cezayir'i dövdü. Dayı Avrupalıları köleleştirmeme sözü veren bir antlaşma imzaladı; zamanla yaklaşık 3.000 esir serbest bırakıldı.

  • Fransız işgali (1830): Fransa, Hüseyin Dayı'nın konsolosa yelpazeyle vurması bahanesiyle Cezayir'i işgal etti. 313 yıllık Osmanlı Cezayiri ve Akdeniz korsanlığının en büyük üssü böylece kapandı.

  • Son perde: Osmanlı 1835'te Trablusgarp'ı doğrudan yönetimine aldı, Tunus 1881'de Fransız himayesine girdi. 1856 Paris Deklarasyonu ise devletlerin korsana ruhsat vermesini dünya genelinde yasakladı.

İronik bir son: Kuzey Afrika'yı "korsan yuvası" olmaktan kurtarma iddiasıyla gelen Avrupa, bölgeyi Cezayir'de 132 yıl sürecek bir sömürge yönetimine aldı.

Aynı olay, üç ayrı hafıza

Beşiktaş'ta Barbaros'un türbesi, Tophane'de Kılıç Ali Paşa'nın camii var; bizim için onlar denizlerin hâkimi kaptanlar. Calabria'da Kılıç Ali'nin heykeli var; orada o, köyden çıkıp dünyayı fetheden kayıp evlat. İzlanda'da ise aynı dünyanın izi bir kadının lakabında kalmış: Tyrkja-Gudda.

Hiçbiri tek başına yanlış değil. Korsanlık, devletlerin savaşı ucuza yaptırdığı bir işti; gazi de, haydut da, köle de, kahraman da aynı gemiden çıkabiliyordu. Kürek zincirinden Kaptan-ı Deryalığa yükselen bir Calabrialı, Haarlem'den Sale'ye uzanan bir Hollandalı ve Cezayir'de esir pazarında satılan bir İzlandalı kadın, aynı hikâyenin farklı sayfaları.

Belki de 2026'da Reykjavik'e giden ilk büyükelçimizin işi tam da bu: 1627'den kalan "Türk" kelimesine, bir yağmanın değil bir dostluğun anlamını eklemek. Ben olsam, Hallgrímskirkja'yı ziyaret edip Guðríður'un hikâyesini dinlemekle başlardım.

Kaynaklar

 
 
 

Recent Posts

See All
Hâlâ Törpülenmedim.

@Murat IGCIOGLU Eğilmeyen boyun Ben hayatım boyunca kimsenin kıçını yalamadım. Bunu övünmek için söylemiyorum; bazen bedelini ödediğim bir huy olarak söylüyorum. Burnu havada, insanlara tepeden bakanl

 
 
 

Comments


  • Facebook
  • LinkedIn
  • Instagram

©2022 by Experience.

bottom of page