top of page
Search

Çölü Geçenlerin Torunu — Sami Çölgeçen Anlatıyor -1

Writer: Murat Igcioglu
Murat Igcioglu
24 hours ago
8 min read

Updated: 11 hours ago



Sep 27, 2026 · @Murat IGCIOGLU

26 Eylül 2026 sabahı, Sami abinin evinde, Visal ablanın demlediği çayın eşliğinde konuştuklarımızdan derlenmiştir. Anlatan Sami Çölgeçen; soruları soran benim.

Önce soyadından başlayalım

— Sami abi, Hüseyin Cahit'e geçmeden önce şu soyadını bir anlat. "Çölgeçen" nereden geliyor?

Murat'çığım, bu soyadı bir lakap değil, bir yolculuğun adıdır. Duvardaki şu fotoğrafa bak. Benim adımı taşıyan adam o: esas Sami Çölgeçen, dedem. Ben onun adını aldım ama o çölü o geçti.

Dedem 1878'de Berkofça'da doğmuş. Bahriye Mektebi'ni bitirip genç yaşta güverte subayı olmuş. Ama o yıllar Abdülhamid'in yıllarıydı, dedem de hürriyetçi, Meşrutiyetçi bir gençti. Bu yüzden iki kez, 1897'de ve 1902'de, idama mahkûm edilmiş. İkisinde de cezası affedilmiş ama sürgüne gönderilmiş: önce Trablusgarp'a, oradan da Fizan'a. Fizan o zaman sürgünlerin dönmesi beklenmeyen bir yerdi. Çölün ortasında, dünyanın kıyısında.

Dedemin çöl macerası

1908 Şubat'ının ortasında, bir gece, dedem Fizan'ın merkezi Murzuk'tan kaçıyor. Yanında on üç kişilik bir kafile var. İşin asıl inanılmaz yanı şu: kafilede üç yaşında bir çocuk da var. O çocuk benim babam Yadigâr.

Kuzeye, denize kaçsa yakalanacak. O yüzden kimsenin denemediği bir yolu seçiyor: güneye, Sahra'nın içine. Murzuk'tan çıkıyorlar, Çad Gölü'ne iniyorlar, oradan Nijerya'ya, Nijer Nehri'nin denize döküldüğü yere, Akassa'ya varıyorlar. Oradan gemiyle Sierra Leone'ye, Freetown'a; sonra Kanarya Adaları'na ve en sonunda... Liverpool'a.

Beş buçuk ay çöl ve nehir, altıncı ayın sonunda İngiltere. Yolda ne yok ki: açlık, eşkıya baskınları, vahşi hayvanlar, çatışmalar. Susuzluktan kendi idrarlarını içecek hale geldikleri günler olmuş. Dedem yıllar sonra babama yazdığı bir mektupta şöyle diyor: "Sürgünden kaçışta tüm cehennem azabına tahammül ettin." Üç yaşında bir çocuk düşün, Murat. Babam hayatının ilk büyük yolculuğunu develerin sırtında, Sahra'nın ortasında yaptı.

Liverpool'a vardıklarında bir de ne öğrensinler: Meşrutiyet ilan edilmiş! Yani kaçtıkları düzen, onlar çöldeyken yıkılmış. Dedem bir Fransız vapuruna binip İzmir'e dönüyor. Sen geçenlerde Liverpool'a gitmişsin ya, o çamurlu nehrin, o tersanelerin olduğu liman... İşte dedemin çölden çıkıp nefes aldığı yer orası.

— Sonra ne oluyor dedene?

Dönüşten sonra bambaşka bir hayat. 1909'da Amerika'ya gönderiliyor. Necid'de, Kerkük'te, Kerbela'da mutasarrıflık yapıyor; Birinci Dünya Savaşı yıllarında Kerbela mebusu oluyor. Savaştan sonra İsviçre'de istihbarat işleri, Romanya'da başkonsolosluk. Cumhuriyet'te de Ankara'dan, sonra Çankırı'dan milletvekili. Asker, memur, diplomat, milletvekili ve bir de koleksiyoncu. Gezdiği her yerden kıymetli eserler toplamış; ölümünden bir yıl önce, 1934'te, bütün koleksiyonunu Ankara Halkevi'ne bağışladı.

Çöl hatıralarını da 1928'de Milliyet gazetesinde tefrika etti: "Sahra-yı Kebir'i Nasıl Geçtim?" Sonra kitap olarak da basıldı. Soyadı Kanunu çıktığında o çölün hatırası ailenin adı oldu: Çölgeçen. Dedem 1935'te vefat etti; ben ondan üç yıl sonra, 1938'de dünyaya geldim ve adını aldım.

Babam Yadigâr: çocukken çölü geçen, büyüyünce haritaları çizen adam

Babam Yadigâr Çölgeçen dedemin izinden gidip denizci oldu. Deniz Harp Okulu'nu bitirdi. Ama gözleri bozulunca güverte subayı olamadı; harita mühendisliğine yöneldi ve albay rütbesine kadar yükseldi.

Emekli olduktan sonra da oturmadı, birçok projede çalıştı. İstanbul'un haritalarının çoğunda onun emeği vardır. Düşünsene: üç yaşında bir haritası bile olmayan çölü geçmiş bir çocuk, büyüyünce bir şehrin bütün sokaklarını haritaya geçiriyor.

Çok sağlam bir adamdı. Şu fotoğrafa bak: "Kalk lan, ayağa kalk, şuraya git!" diyen, o büyük ağacın altında dimdik duran adam. 1987'de vefat etti. Şu Atatürk fotoğrafı da ondan bize kaldı. İmzalı olduğu için 150 bin lira değer biçmişlerdi.

Annem Emel Hanım ev hanımıydı. Onun ailesi de Hüseyin Cahit Yalçın'ın eşinin akrabasıydı. Hikâyenin asıl başladığı yer de burası.

Hüseyin Cahit'in evinde doğan çocuk

— Hüseyin Cahit Yalçın'la ilişkin tam olarak nedir abi?

Anlatayım. Annemle babam evlenince Hüseyin Cahit'in evine yerleştiler. O zamanlar böyleydi, büyük köşk gibi evler vardı, aileler aynı çatının altında yaşardı. Her çiftin kendi odası olurdu. Ev Şişli'deydi, Karagözyan Ermeni Yetimhanesi'nin yanında. Ben o mahallede büyüdüm, hatta biraz Ermenice bile bilirdim.

Hüseyin Cahit kendi akrabasıyla evlenmişti. Maalesef çocukları sağlıklı doğmadı; o evde yıllarca bir bebeğin neşesi olmamıştı. Sonra ben doğdum. Anlatılanlara göre çok tatlı bir çocukmuşum. Hüseyin Cahit hayatında ilk defa böyle bir şey görüyor ve adeta aklını kaybediyor. Beni kendi torunu gibi benimsedi. Ağzında hep "küçük Sami, küçük Sami"... Ben de onu çok sevdim. Onunla birlikte çekilmiş bir fotoğrafımız var; kavga ediyoruz. Ama bak, o resimde sevgi var.

Bence Hüseyin Cahit bir dahiydi, Murat. İngilizler 1919'da onu Malta'ya sürdü. Orada eline bir Türkçe-İtalyanca lügat geçmiş. O lügatle İtalyanca öğrenip Romalı yazarları çevirmiş. İngilizceyi de öyle, kitaptan, yazarak öğrenmiş. New York Times'a makale yazacak kadar iyi yazardı ama konuşması başkaydı. İngilizceye hep kızardı: "Bu İngilizler manyak! Enough yazıyorlar, inaf okuyorlar!"

1954'te, yetmiş dokuz yaşındayken yazdıkları yüzünden hapse atıldı; Ankara'daki Ulucanlar Cezaevi'nde yattı. Kamuoyu ayağa kalktı, üç buçuk ay sonra çıktı. 1957'de, ben on dokuz yaşındayken, vefat etti. Onun daktilosunu ve dolma kalemini yıllar sonra ben Ulucanlar Cezaevi Müzesi'ne bağışladım. Sen de gitmişsin, gördün: altında "Sami Çölgeçen tarafından verilmiştir" yazıyor.

Benim hayatım, kısaca

— Peki sen abi? Okul, iş, maceralar...

Kısaca anlatayım, yoksa bu çay soğur. 1938 de doğmuşum.

Okullar. İlkokulu mahalle mektebinde, 43. İlkokul'da okudum. Ortaokul ve liseyi Saint Joseph. Sonra bir yıl Ankara'da Siyasal'da kaldım, ardından İngiltere'ye babam son bir param var oğlum bununla Cambridge de İngilizce öğren dedi . Ardından Oxford'a Endüstri Mühendisliği okumaya gittim. Elbette İsmet İNÖNÜ'nün referans mektubu ile, İngiltere'deyken tanıştığım bir çift vardı: Sonia adında İtalyan bir kız ve Rajiv adında Hintli bir genç. Yıllar sonra o Rajiv, Hindistan'ın başbakanı Rajiv Gandhi oldu. Ardından bizim Sonia da Rajivden sonra oda Başbakan oldu.


Koç ve bilgisayar (1966). Oxford'dan Döndüğümde Mobil'de bir abim "Seni alırlar" dedi. Ama bir arkadaşımın babası, Koç'un eski yöneticilerinden biri vefat etmişti; Onu ziyarete gittim ve beni hemen transfer ettiler. küçük bir imtihan. Beni Koç'a çağırdılar. "Ne yapacağız?" dedim. "Bilmediğimiz bir şey yapacağız, bilgisayar kuracağız." Amerikan Burroughs firmasının testlerine girdim, zırt diye geçtim. COBOL'da program yazmaya başladım.

Sonra dediler ki: "Paris'e git, orada Burroughs'un merkezinde kurs gör, sonra bizim Arçelik muhasebecileri de sen eğiteceksin." Gittim. Otuz kişilik bir sınıf; Hintli, Çinli, Yunanlı, her milletten adam var. Birinci gün çok iyi. İkinci gün zorlanıyorum. Üçüncü gün hiçbir şey anlamıyorum! Hocaya gittim, "Arkadan benim eğiteceğim adamlar geliyor, ben bir şey anlamıyorum" dedim. Meğer benden önce bir hazırlık kursu almam gerekiyormuş. Koç'takiler "Akıllı çocuk, yapar" deyip göndermişler. Hoca bana Nürnberg'e bilet aldı: "Orada Claude Bolitor diye biri var, bir hafta sana özel ders versin." Bir hafta boyunca gündüz öğrendim, akşam otelde kustum. Ama öğrendim. Sonra bizimkiler geldi, "Durum bu, ben de fazla bilmiyorum, el ele yapacağız" dedim. Bize bilgisayar saati gece üçte veriliyordu; taksiyle Paris'in banliyösündeki makineye gidip sabaha kadar çalışırdık. Hayatımı değiştirecek insanla, Ünsal Anıl'la da o kursta tanıştım.

Arçelik ve Tunus. Döndükten sonra Rahmi Koç'un "iyi eleman" dediği ekibin içinde Arçelik'e, ihracata müdür olarak geçtim. Arçelik'te üç yıl çalıştım; hayatımın en mesut günleriydi. Genel müdürümüz Fahir İlken müthiş bir adamdı. ( Ünlü tenisçi Cem İlkelin Dedesi )

Vehbi KOÇ'un hayali ve hedefi Tunus'ta bir buzdolabı ihalesini kazandık: 2.000 buzdolabı. Türkiye için ilk defa oluyordu, olay oldu. Tunus'taki devlet şirketinin başında Mahcup Benali vardı: Fransızlara karşı savaşmış, herkesin tanıdığı bir kahraman. Çok namuslu, çok nazik bir adamdı ve beni çok severdi. Arabasını bana verirdi. Polis park yerinde durdurunca "Mahcup Benali" demem yeterdi.

Fahir Bey bir gün odama geldi: "Otuz kırk paket lokum yaptır, atla Tunus'a git. Dolap alanların listesini al, kapılarını çal. 'Arçelik dolabınızdan memnun musunuz?' diye sor, lokumu ver." Kapı kapı dolaştım. Salonlarda baş köşede buzdolabı... Parayla böyle reklam yapamazsın. O yolculuklardan birinde çöl yolunda karşıma Roma'daki Kolezyum'un aynısı çıktı; o zamanlar etrafı evlerle çevrili değildi, kimse bilmiyordu. Arabayı durdurup bakakaldım. Dedem gibi ben de çölde büyük uygarlıkların izine rastladım.

İkinci sene yine buzdolabı alımı var . Mahcup BENALİ beni uyardı Fransızlar "Dolap başına 100 dolar" verecekler ona göre diyerek beni uyardı. Gece uyamadım Yetkim 105 . O zaman telefon yok, merkeze soramıyorum, karar benim. 99'a bağladım. Döndüm, anlattım, tebrik ettiler.


Ram Dış Ticaret. Koç'un dış ticaret şirketi Ram kurulunca oraya geçtim; Arçelik'le başlayan ihracat işine orada devam ettim, başka firmaların mallarını da sattık. 1978 civarına kadar oradaydım.


Yemen'de baraj. Sonra çok maceralı bir iş: Yemen'de, parası Abu Dabi fonundan gelen bir baraj ihalesi. Türk müteahhitlerle Abu Dabili ortakların kurduğu Gulf Turk International adlı konsorsiyumun başındaydım. Yemen o zaman da herkesin silahlı olduğu, devletin olmadığı bir yerdi. "Kabilelerle anlaşmadan bu iş yürümez" dedim, oturdum onlarla konuştum. Barajı yaparken çocuklar için bir hastaneye sponsor olacağımıza söz verdim; bu yüzden beni çok sevdiler. Sabah yedide baraj yerine, dağlara çıktığım elimde kaleşlerle bir fotoğrafım vardır.

Her şey hazırdı. 100 milyon dolara anlaşmıştık. Son gün ortaklarımızdan biri teklifi 140 milyona çıkardı. İş bir Fransız firmasına gitti. Sonradan perdenin arkasında başka hesaplar döndüğünü anladım. İş dönüp bu sefer 110 a yine bizlere gelmiş, Amerikalı ortağımızın genel müdürü beni evine çağırdı, içki koydu ve "Bu işleri biz de yaparız ama ortağımızdan habersiz yapmayız" dedi. ve beni tehdit etti. apar topar kaçtım. ilk kez ölümden orada korktum. Oradan ayrıldım. Bu hikâye bir roman olur, Murat.


Sonraki yıllar. 


Bir devlet bankasının kurduğu, Anadolu'daki halk girişimlerinin mallarını yurt dışına satacak bir pazarlama şirketini kurdum.

Halk girişimleri pazarlama ajansı. Bana dediler ki Anadolu'da halk girişimleri çok önemli ama bunların mallarını toparla, satacağız. Ben onlar için küçük de bir şirket kurdum. Bir-iki kişi aldım. Sonra halk girişimleri dedikleri hep böyle mezar taşı.



Bir işi de hiç unutmuyorum. Senin adını unuturum, bu pezevengin adını unutmam. Tuğrul A. Ve Faruk B. her zaman da EDÇ'nin Yönetim kurulu üyesi, Faruk bana dedi ki: "Sami, Çok büyük miktarda kömür alıyoruz. Ama özel bir kömür. O kömürün de adı Cooking Coal. Bu bir Amerika'da var, bir Çin'de var. Yüz binlerce ton alıyoruz. Tabii, fırınlar için. "Sen bu ihaleye yurt dışından teklif ayarlayabilir misin?"

Çok büyük iş . Ayarlamaya çalışırım. Koç'la temasa geçtim. Amerika'da birkaç firma biliyorlar ve önerdiler.


Faruk dedi ki-- Tonunu uyduruyorum şimdi, rakamlara kusura bakma. 40 dolardan alıyorlar. Sen 39'a ver, bulabilirsen. 500 bin ton falan alacağız. Ben Amerika'yla temas kurdum. Firma buldum. Hakikaten buldum. 50'ye anladım, ben 48'e yolladım. Faruk Bey dedi ki: "Bu çok stratejik bir şey. Okyanus ötesinde bir firma var, atlayıp gidelim bakalım." Şaka değil, el değmemişlik tam olacak. Atladık Amerika'ya. Unutmuyorum o tatili hiç. Check-in yaptırdık. Kredi kartı dediler, yok.

 

Kredi kartı yok Türkiye'de o zaman. O zaman peşin para vereceğiz. Onlar da bir Coca-Cola istedik. Odaya yazdıramıyorsun herşey ya peşin ya kredi kartı:

Peki, o da böyle küçük bir ayrıntı. Firmaya gittik. Canavar gibi bir firma, doğru. Madeni gördük, makineleri gördük. İnanılmaz. Kendim, gözlerim yerinden çıktı. Ev kadar bir makine, dönen bir şey var, bitiriyor.

Kazıcı. Ekskavatör.


Tuğrul A., el değmemişliğin hırsız yönetici. Bizi çağırdı. "Siz kim oluyorsunuz? Kim verdi size bu kömür tekliflerini? Para falan, şarşaba mı alıyorsunuz?" "Öyle böyle bir akreditif değil çok büyük para. Teklifin de sınırı var. 49 dolardan altı ay bütçesi var." Abi açmıyorlar akreditifi. Açmıyorlar. Ne yapıyorlar? Fabrika dönsün diye piyasaya 30 ton deneme siparişleri veriyorlar.


Ama iş bürokrasiye takıldı, ihaleyi kazanmamıza rağmen akreditif hiç açılmadı. Olsaydı bambaşka bir hayat olurdu. Neyse... 1986'ya kadar geldik; gerisini başka bir gün anlatırım.


Bir de şunu yaz: yıllarca Futbol Federasyonu'nun dış ilişkilerinde çalıştım. Galatasaraylıyım; tenis kortlarında da 70 sene geçti. Seninle de orada, ITK da 20 sene önce tanıştık.


Bu yaşa kadar ayakta kalmamın sırrını da herkes bilir: "Visal". Kulüpte hep derler ya, "Sami'yi bu yaşa kadar yaşatan o kadındır." Doğrudur.


Kızım Emel Çölgeçen

— Emel'i de anlat abi.

Çölü geçen dedenin, harita çizen babanın ardından ailemizin yolu sahneye çıktı. Kızım Emel Çölgeçen 9 Temmuz 1976'da İstanbul'da doğdu. Küçük yaşta sahneye çıkmaya başladı, dans eğitimi aldı. Marmara Üniversitesi'nde iktisat kazandı, ama ikinci sınıfta "Benim yerim burası değil" dedi, bıraktı. Akademi İstanbul'un tiyatro bölümüne girdi ve oradan mezun oldu.

Ekrana 1994'te Gülşen Abi dizisiyle çıktı. O günden beri otuz yıldır sahnede ve ekranda: Shakespeare'in On İkinci Gece'sinden çağdaş oyunlara kadar birçok tiyatro oyunu; Poyraz Karayel, Aliye, Bir Gece Masalı gibi diziler. 2007'de Tramvay filmindeki rolüyle 18. Ankara Film Festivali'nde En Umut Vadeden Kadın Oyuncu ödülünü aldı. İngilizcesi çok iyidir; bu bizim ailede genetik galiba.

Bazen düşünüyorum, Murat: dedem Sahra'yı geçti, babam İstanbul'un haritasını çizdi, ben dünyayı dolaştım. Emel de her akşam başka bir hayatın içinden geçiyor. Hepimiz bir şekilde bir çölü geçtik.

 
 
 

Recent Posts

See All

Comments


  • Facebook
  • LinkedIn
  • Instagram

©2022 by Experience.

bottom of page