Altı Kola, On İki Kola ve Bir Kulübe Giriş Sınavı- Istanbul Tenis Klubü Anısı
Eski İstanbul Tenis Kulübü'ne Dair
Bazı yerler vardır, adı geçince insanın içi ısınır. Benim için o yerlerden biri, eski İstanbul Tenis Kulübü'dür. Yani ITK.
Kulüp önce Taşlık'taydı. Sonra İstinye'ye taşındı ve İstinye'deki tesisler kısa sürede binlerce üyesi olan, İstanbul'un tenis kalbinin attığı bir yere dönüştü. Kortları, lokali, bahçesi, akşamüstü çayı ve bitmeyen sohbetleriyle bir kulüpten çok bir mahalleydi aslında.
Ahmet Aras'tan önce kulübün başkanı Göksel Arsoy'du. Ama Ahmet abi başkan olduktan sonra kulüp bambaşka bir havaya büründü. İnanılmaz güzel bir yer oldu. Her gün bir iç turnuva, bir veteranlar turnuvası, arada uluslararası turnuvalar. Balolar, eğlenceler, müzik geceleri. Biz orada günde üç dört saat tenis oynardık; sonra oturup bir o kadar da sohbet ederdik.
Hele 2007 yazını unutamam. Ahmet abi, kulüp üyelerine ve dostlarına ücretsiz bir "Yaza Merhaba" partisi verdi. Kimse "Kaç para?" diye sormadı, çünkü sorulacak bir şey yoktu. Kulüp, üyelerini ağırlıyordu, o kadar.
Kışları ise kulübün müdavimleri düzenli olarak bir araya gelir, birlikte yemek yerdik. O sofraların bir de müziği vardı: Barbaros Işık saksafonunu alır gelir, eşi Uğur Ustaoğlu yan flütüyle ona eşlik eder, Ahmet abinin eşi Jale Aras da piyanonun başına geçerdi. Düşünün, tenis kulübünde canlı caz. Kortta birbirimizi yenmeye çalışan bizler, akşam aynı masada aynı şarkıya eşlik ederdik.
Şimdi bizim kulübe de bakıyorum, başka kulüplere de. O arkadaşlık kalmadı. Kortlar var, rezervasyon sistemleri var, uygulamalar var. Ama o sofra yok.
İşte o günlerden bir hikâye.
Kola Ekonomisi
Günay Kohen'i hatırlayanlar hatırlar. Ahmet abiyle her gün tenis oynarlardı. Ama öyle kuru kuru değil, kolasına.
Kuralları basitti: Maç bitince aradaki oyun farkı kadar kaybeden kazanana kola ısmarlar. Altı-üç, altı-üç biterse altı kola. Altı-dört, altı-dört biterse dört kola. Ama altı-sıfır biterse, yani halka çekilirse, set başına on iki kola.
Şimdi Ahmet abinin bir özelliği vardı: Kortta acıma diye bir şey bilmezdi. Herkese halkasını çekerdi. Özellikle kendinden zayıf oynayanlara ve kadınlara. Günay da, Allah var, çok güçlü bir oyuncu sayılmazdı.
Sonuç? Günay'ın kola borcu bir ara bini aşmıştı. Bin kola. Bir tenisçinin ömür boyu içebileceğinden fazlası.
Günay borcunu dürüstçe öderdi. Arada bir, arabasının bagajına birkaç kasa kola yükleyip kulübe gelirdi. Ahmet abi de o kolaları ne yapardı dersiniz? Çalışanlara, misafirlere, o gün kulübe uğrayan üyelere dağıtırdı. Bir de gururla eklerdi:
"Benim için geldi. Burada bedava kola var!"
Kulübün en cömert adamı Ahmet abiydi, ama cömertliğin faturası her zaman Günay'a çıkardı.
Etiyle Kemiğiyle
Bir akşam kulüpte oturuyoruz. Rakılar açılmış, mezeler gelmiş, misafirlerimiz var. Ahmet abi yanımıza geldi, sandalyeyi çekti, oturdu.
"Biz bir karar verdik," dedi. "Federal kulüp olacağız. Kulüp takımı kuracağız. Sen kızını kulübüne verir misin?"
Kızım Deniz o sırada on iki yaşındaydı ve ENKA'da oynuyordu. Beş yaşından beri raket sallıyordu. Ama ENKA'da işler zorlaşmıştı; bizden aylık bin beş yüz lira istiyorlardı. Benim maaşımın neredeyse üçte biri. Bugünün parasıyla elli altmış bin lira. Her ay. "Bu parayı nereden bulacağız?" diye kara kara düşündüğümüz günlerdi.
Rakıdan bir yudum aldım ve babalık görevimi yerine getirdim:
"Abi, etiyle kemiğiyle senin olsun."
Ahmet abi memnun oldu. Ama tam kalkacakken döndü:
"Yalnız bir şartım var. Benimle oynayacak. Ve beni yenecek."
Ahmet abinin gözünde Deniz bir çocuktu. Kadınlarla oynamaktan zaten hiç çekinmezdi; bir çocuğu yenmek de onun için akşam sporu olacaktı. Bin kolalık Günay borcunun mimarı, şimdi on iki yaşında bir kızın karşısına çıkmaya hazırlanıyordu.
"Tamam," dedim. "Maç ne gün?"
"Şu gün."
Hazırlık
"Günay, duydun mu? Deniz, Ahmet abiyle oynayacak." Günay bunu duyduğu gibi hemen klübe, Denizi yakalamış
Günay'ın gözlerinde, bin kolalık bir borcun biriktirdiği sessiz bir ışık yanarak.
Sonra Deniz'i karşısına almış;
"Bak kızım. Sakın ha, hiç acımayacaksın. Önüne gelen topu vuracaksın. Asla acımak yok. Doldur, durmadan işle."
Deniz başını salladı. Beş yaşından beri tenis oynayan bir çocuğa bunu söylemek, bir kurda "Kuzuları kovala" demek gibiydi.
Maç
Maç başladığında ben de tam kulübe varmıştım. Kenara geçtim, seyretmeye başladım.
Deniz vuruyor: çat. Bir daha: çut. Top bir sağ köşeye, bir sol köşeye. Ahmet abi kortun içinde deli gibi dönüyor. Bir o tarafa koşuyor, bir bu tarafa. Yüzü düştü. Göz bebekleri küçüldü. Bir ara topa değil, kaderine koşar gibiydi.
Birinci set: 6-0. Deniz.
Halka. Kendi kurallarıyla hesaplasak, Ahmet abi bir sette 12 kolayı çoktan borçlanmıştı.
Set arasında içimde bir vicdan kıpırdadı. Deniz'in yanına gittim:
"Deniz, ayıp değil mi kızım? Koca adam. Biraz sakin vur."
Deniz Günay'a baktı. O bakış, "Maçtan önce 'hiç acımayacaksın' bakışı", Haklıydı da. Ama gençlerin iyi vuran bir kolu vardır; bir kere açılınca kolay kolay kapanmaz.
Ahmet abi durumu kurtarmak için yeni bir formül buldu: "İkinci set bana otuz avans."
Yani her oyuna 30-0 önde başlayacaktı.
İkinci set: Deniz yine kazandı.
Artık iş ciddiye binmişti. Kulübün başkanı, federal kulüp olma kararı almış bir adam, on iki yaşında bir kıza karşı pazarlık masasındaydı.
"Üçüncü set kırk avans."
Her oyuna 40-0 önde başlamak. Bir sayı alsa oyunu alıyor. Tenis tarihinde bundan daha cömert bir handikap herhalde yalnızca bir çocuk ile bir başkan arasında verilebilirdi.
Ve üçüncü seti, sonunda, Ahmet abi kazandı.
Raketini indirdi, terini sildi, büyük bir ciddiyetle Deniz'e döndü:
"Tamam. Ben yendim. Sen kulübe girebilirsin."
Şart, "beni yenecek" diye başlamıştı. Sonuç, "ben yendim, girebilirsin" diye bitti. Mantığını hâlâ çözebilmiş değilim ama o gün kimse de sormadı. Deniz kulübe girdi, Ahmet abi onurunu kurtardı, ben aylık bin beş yüz liradan kurtuldum.
Tek kaybeden kola hesabıydı. Çünkü Ahmet abinin kendi kurallarına göre o maçtan sonra birilerine epey kola borcu kalmıştı. Günay o akşam lokalde oturmuş, bir kola açmış, keyifle içiyordu. Hangi kasadan geldiğini sormadım.
Son Söz
Aradan on sekiz yıl geçti. Deniz büyüdü, kulüpler değişti, kortlar el değiştirdi. Ama ne zaman bir kola açsam aklıma Ahmet abinin o cümlesi gelir:
"Benim için geldi. Burada bedava kola var."
Bedava kola yoktu aslında. Günay ödüyordu. Ama o kulüpte bir şey gerçekten bedavaydı: dostluk. Bugün en çok özlediğim de o. Bütün dostlarımı Ahmet ARAS Günay KOHEN, Barbiyi, Uğuru, Kemal Tunçalp, Sami ÇÖLGEÇEN, Feridun AS, Kemal Yarımbıyık'ı, Tüm Antrenörlerimizi, Partner hocalarımızı, Serkan BAY'ı hepinizi sevgi ile kucaklarım.



Comments