top of page
Search

Babalarımız için- Sefer Tası

Writer: Murat Igcioglu
Murat Igcioglu
3 hours ago
2 min read

Bir öğleden sonra, üst düzey bir yöneticinin odasında oturuyorduk. Konuşma iş planlarından, rakamlardan, hedeflerden uzaklaşmış, bir şekilde toplumun duyarlılığına, insanın insana bakışına varmıştı. Bir süre sustu. Gözlerini pencereye çevirdi. Sonra, sanki yıllardır içinde taşıdığı bir şeyi ilk kez yüksek sesle söylüyormuş gibi, yavaşça anlatmaya başladı.

— Babamı anlatayım size, dedi. İnsanlar babalarını çok sever, bilirsiniz. Ben de öyleyim.

Babası bir kaynakçıydı. Sabahın alacakaranlığında evden çıkar, akşam ellerinde kıvılcım izleri, gözlerinde yorgunlukla dönerdi. Trakyalıydılar. Annesi her sabah, daha ev uyanmadan, mutfakta sefer tasını hazırlardı.

Üç katlı o bakır tas, bir ailenin bütün sevgisini taşırdı aslında. En altta sıcak bir çorba. Üstünde iki çeşit yemek; bazen kuru fasulye, bazen patatesli bir türlü. Yanında koca bir somun. Ve elbette, Trakya sofrasının vazgeçilmezi, bir kuru soğan.

Annesi tası kapatır, bir bez bohçaya sarar, kocasının eline tutuştururdu. Söylenmezdi ama her sabah o tasa bir dua da konurdu.

O gün de öğle olmuştu.

Fabrikanın gürültüsü bir anlığına dinmiş, işçiler köşelere çekilmişti. Babası da her zamanki yerine oturdu, bohçayı açtı. Sefer tasının katlarını tek tek ayırdı. Çorbanın buharı yüzüne vurdu. Kuru soğanı tahta tezgâhın üstüne koydu ve bütün Trakyalıların yaptığı gibi yumruğuyla bir vurdu, çatır çatır ezdi. Somunu elleriyle kopardı.

Tam ilk lokmayı alacaktı ki yanına yaşlı bir adam geldi. Sade giyimli, ağır adımlı, gözlerinde tuhaf bir merak.

— Sen ne yapıyorsun evladım? dedi.

Babası başını kaldırdı, gülümsedi.

— Öğle yemeği beyim, dedi. Buyrun, beraber olsun.

Bu cümlenin içinde hiçbir hesap yoktu. Karşısındakinin kim olduğunu sormadı, merak etmedi. Anadolu'da, Trakya'da sofraya gelen misafirdir; gerisini sormak ayıptır.

Yaşlı adam bir an durdu. Sonra hiç itiraz etmeden yanına oturdu.

Birlikte yediler. Aynı tastan çorba içtiler. Aynı somundan kopardılar. Yumrukla ezilmiş o kuru soğanı paylaştılar. Biraz havadan sudan konuştular; memleketten, çoluk çocuktan, işin zorluğundan. Yaşlı adam az konuştu, çok dinledi. Yemek bitince teşekkür etti, kalktı ve gitti.

Babası tası topladı, bohçayı bağladı, kaynak maskesini yeniden taktı. O öğle vaktini unutmuştu bile.

Akşamüstü, mesai bitmek üzereyken bir haber geldi:

— Seni personel müdürlüğüne çağırıyorlar.

Bir işçi için bu cümlenin ağırlığını ancak o yılları yaşayanlar bilir. Yürürken aklından bin türlü şey geçti. Bir hata mı yaptım? Bir kaynak mı tutmadı? Biri mi şikâyet etti?

Odaya girdi. Müdür masanın arkasında ciddi bir yüzle oturuyordu.

— Otur bakalım, dedi. Anlat. Sen bugün öğleyin ne yaptın?

Babasının elleri titremeye başlamıştı.

— Valla müdür bey, ben bir şey yapmadım. Bir bey geldi, ne yapıyorsun dedi. Öğle yemeğim dedim, buyrun beraber olsun dedim. Oturduk, yemek yedik. Sadece yemek yedik, o kadar.

Müdür bir süre sessizce baktı. Sonra yüzünde bir gülümseme belirdi.

— O zaman sana on maaş ikramiye verildi, dedi. Ve bu grupta ömür boyu çalışma garantisi.

Babası ne diyeceğini bilemedi. Neden diye soramadı bile.

O öğle vakti, yumrukla ezilmiş kuru soğanı, koparılmış somunu, annesinin sabah karanlığında hazırladığı çorbayı paylaştığı o sade giyimli yaşlı adam…

Vehbi Koç'tu.

Yönetici burada durdu. Gözleri dolmuştu.

— Babam o gün ne kazandığını hiç önemsemedi, dedi. Bize hep başka bir şeyi anlattı. Sofranı kim olduğunu bilmediğin birine açabiliyorsan, zengin olan sensin, derdi.

Sonra ekledi:

— Ben bugün bu koltukta oturuyorsam, o sefer tası sayesindedir. İçindeki yemek sayesinde değil. Onu paylaşan el sayesinde.

Odada uzun bir sessizlik oldu. Kimse konuşmadı. Çünkü bazı hikâyeler bittiğinde, söylenecek bir şey kalmaz.

 
 
 

Recent Posts

See All

Comments


  • Facebook
  • LinkedIn
  • Instagram

©2022 by Experience.

bottom of page